"Sevgi mi Emek mi?": "Selvi Boylum Al Yazmalım" ve Melodramın Bilgeliği

Türk sinemasının en çok hatırlanan repliği bir soru: "Sevgi mi, emek mi?" Atıf Yılmaz'ın başyapıtı, Scognamillo ve Houston'ın gözünden: melodramın küçümsenen bilgeliği.

Yazar: Meral Yıldız

Sinema Dram

"Selvi Boylum Al Yazmalım"ın (1977) başrolü Türkân Şoray. Kaynak: Wikimedia Commons.

Türk sinemasının en çok hatırlanan repliği belki de bir sorudur: "Sevgi mi, emek mi?" Atıf Yılmaz'ın 1977 yapımı Selvi Boylum Al Yazmalım'ı, Yeşilçam melodramının bütün kalıplarını kullanır: imkânsız aşk, ayrılık, fedakârlık, gözyaşı. Ama bu kalıpların içine öyle bir soru yerleştirir ki film sıradan bir aşk hikâyesinden bir hayat felsefesine yükselir. Cengiz Aytmatov'un öyküsünden uyarlanan bu film, Yeşilçam'ın "basit" sanılan dilinin aslında ne kadar derin konuşabileceğinin kanıtıdır.

Bu yazıda filme Giovanni Scognamillo'nun Türk sineması tarihçiliği ve Penelope Houston'ın tür sineması yaklaşımıyla bakacağız.

Gerçek sevgi, bir anlık tutku değil, gün gün verilen emektir.

Hikâye: İki adam, bir kadın, bir soru

Asya (Türkân Şoray), tutkulu ve mağrur kamyon şoförü İlyas'a (Kadir İnanır) âşık olur, onunla evlenir, bir çocukları olur. Ama İlyas'ın gururu ve kararsızlığı yuvayı dağıtır. Asya, çocuğuyla ortada kalır. Onu ve çocuğu sessizce, sabırla sahiplenen ise bir başka adamdır: ağırbaşlı, sözünü tutan Cemşit (Ahmet Mekin). Yıllar sonra İlyas geri döndüğünde, Asya bir seçim yapmak zorundadır: eski tutkulu aşkı mı, yoksa kendisine yıllarca emek veren adamı mı?

Filmin cevabı, o meşhur "sevgi emektir" fikri, melodramı bir olgunluk hikâyesine çevirir.

Scognamillo'nun bağlamı: Melodramın olgunlaşması

Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi'nde Yeşilçam'ı bir küçümseme nesnesi olarak değil, incelenmeye değer bir tarih olarak ele alır. Onun çerçevesinde önemli bir ayrım vardır: Türk sineması hep iki ruh arasında gerilmiştir, bir yanda ticari ("tecimsel") melodram furyası, öbür yanda sanatsal atılım. Scognamillo'nun kayıtlarında Atıf Yılmaz, tam da bu iki dünya arasında köprü kuran yönetmenlerden biri olarak belirir; hem popüler melodramlar hem de "epik sinemaya yanaşan" daha iddialı işler yapmıştır.

Selvi Boylum Al Yazmalım bu köprünün en zarif örneğidir. Filmin dış iskeleti tam bir Yeşilçam melodramıdır: Türkân Şoray başrolde, imkânsız aşk, ayrılık, fedakârlık. Ama Atıf Yılmaz bu iskeleti, edebi bir kaynağın (Aytmatov) düşünsel derinliğiyle doldurur. Böylece melodramın "ağlatma" makinesi, aynı zamanda bir "düşündürme" makinesine dönüşür. Scognamillo'nun gösterdiği gibi, Yeşilçam'ın en iyi anları, kalıpları reddettiğinde değil, onları kullanarak aştığında ortaya çıkar.

Houston'ın merceği: Tür neden işe yarar?

Penelope Houston, Çağdaş Sinema'da popüler türlerin rastgele olmadığını, bir seyirci kitlesinin ortak duygusuna, adalet arzusuna cevap verdikleri için tuttuğunu vurgular. Melodram da böyledir: abartılı görünen duyguları, aslında seyircinin gündelik hayatta yaşadığı ama dile getiremediği gerilimlerin bir boşalma vanasıdır.

Selvi Boylum'un "sevgi mi emek mi" sorusu, 1970'lerin Türkiye'sinde son derece canlı bir meseleye dokunuyordu. Hızla değişen bir toplumda kadının konumu, evliliğin anlamı, sadakat ile tutku arasındaki gerilim; bunlar milyonlarca insanın kafasındaki sorulardı. Film bu soruyu bir aşk üçgenine tercüme etti ve seyirciye kendi hayatı hakkında düşünme fırsatı sundu. Houston'ın deyişiyle tür bir aynadır: seyirci perdede kendi çıkmazının idealize edilmiş, çözülebilir birversiyonunu görür.

"Sevgi emektir": Bir melodramın felsefesi

Filmin can alıcı fikri şudur: gerçek sevgi, bir anlık tutku değil, gün gün verilen emektir. İlyas tutkuyu, ateşi temsil eder; Cemşit ise sadakati, süregelen bakımı. Asya'nın seçimi, romantik geleneğin "büyük aşk her şeyi yener" klişesine karşı sessiz bir itirazdır. Bu, melodram için şaşırtıcı derecede olgun bir mesajdır, çünkü melodram genellikle tutkuyu yüceltir, oysa bu film tutkuyu emeğe yenilgiye uğratır.

Görsel dil: Al yazmanın rengi

Filmi yalnızca hikâyesiyle değil, biçimiyle de okumak gerekir. James Monaco'nun "renk ve yananlam" kavramlarıyla söylersek, filmin başlığındaki "al yazma" (kırmızı başörtü) bir tesadüf değildir. Kırmızı, filmin görsel dokusunda tutkuyu, aşkı, hatta bir tür yara izini taşır. Asya'nın al yazması, İlyas'la yaşadığı tutkulu aşkın simgesidir; film bu rengi bir motif gibi kullanarak, sözle söylemediğini görüntüyle fısıldar. Yeşilçam'ın "basit" sanılan görsel dili, aslında böyle ince göstergelerle örülüdür.

Türkü de bir anlatım aracıdır: filmin unutulmaz müziği, sözlerin taşıyamadığı duyguyu taşır, tıpkı Monaco'nun "ses, görüntünün duygusal rehberidir" dediği gibi.

Sonuç: Küçümsenen bir sinemanın büyük anı

Selvi Boylum Al Yazmalım, "Yeşilçam melodramı" etiketiyle kolayca geçiştirilebilecek bir film. Ama dikkatle okunduğunda, popüler sinemanın nasıl olup da bir topluma en derin sorularını sordurabildiğinin kanıtı olarak karşımıza çıkar. Scognamillo bize bu sinemayı utanılacak değil, anlaşılacak bir miras olarak görmeyi öğretir; Houston ise türün neden bu kadar güçlü olduğunu açıklar.

"Sevgi mi, emek mi?" sorusu kırk yıl sonra hâlâ sorulmaya devam ediyor; bir Yeşilçam filminin bu soruyu bu kadar zarif sorabilmiş olması, o küçümsenen sinemanın aslında ne kadar bilge olabileceğini gösteriyor.

Bu yazının dayandığı kaynaklar

  • Scognamillo, Giovanni. Türk Sinema Tarihi 2 (1960-1986). İstanbul: Metis Yayınları. Sanat/tecim gerilimi, melodram furyası ve Atıf Yılmaz üzerine.

  • Houston, Penelope. Çağdaş Sinema. Çev. Dikmen Gürün. İstanbul: Akşam Kitap Kulübü, 1966. Popüler türlerin toplumsal işlevinden yararlanılmıştır.

  • Monaco, James. Bir Film Nasıl Okunur? Çev. Ertan Yılmaz. İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 2002. "Renk, Kontrast ve Ton" ve "Ses" bölümlerinden yararlanılmıştır.