Odyssey (2026) | 640 Kilometre Film Harcandı, Tek Bir Kalp Atışı Çıkmadı

Nolan sinema tarihinin tamamı IMAX film kamerasıyla çekilen ilk filmini yaptı, 640 kilometre negatif harcadı, bir milyar dolar kazandı. Geriye mükemmel yapılmış bir hiç kaldı.

Yazar: Hüseyin Emre Sepetci

Sinema Dizi Belgesel Kısa Film Film Netflix Suç ve Gizem Disney Plus Süper Kahraman Filmleri Haber Tarih Star Wars Komedi Dram GAIN Absürt Obsesyon MUBI Romantik Marvel Korku Filmekimi Bilim ve Kurgu Animasyon Deneysel Mafya Sitcom

Christopher Nolan, sinema tarihinin tamamı IMAX film kamerasıyla çekilen ilk uzun metrajını yaptı. 640 kilometrelik negatif harcadı. Sekiz ülkede 91 gün çalıştı. Kyklops için mağaraya 18 metrelik gerçek bir kukla kurdurdu. Ludwig Göransson'a Arnavut çoban kavalı çaldırttı. 250 milyon dolar gömdü, üstüne 125 milyon dolar daha pazarlamaya yatırdı ve parayı üç haftada milyar dolar olarak geri aldı. Ve bütün bunların sonunda, ekranda üç saat boyunca bir tane bile insan göremedim. Bu yazı "beğenmedim" yazısı değil. Beğenmemek bir zevk meselesidir, tartışması kısadır. Bu yazı şunun yazısı: Sinemanın elindeki en pahalı, en hassas, en zor teknolojiyi sonuna kadar kullanan bir adamın, o teknolojiyle söyleyecek hiçbir şeyi olmadığını 173 dakika boyunca kanıtlaması. Odyssey bir başarısızlık değil; başarının ta kendisinin ne kadar boş olabileceğine dair bir kanıt. Filmin en iyi karesi ilk on dakikada geliyor. Kalan 163 dakika bunu aşamıyor. Teknik künye: rakamlar filmden daha etkileyici Şununla başlayalım, çünkü Odyssey hakkında konuşulan neredeyse her şey filmin kendisi değil, filmin nasıl yapıldığı. Bu tek başına bir teşhis zaten — ama önce masaya rakamları koyalım: Yönetmen / SenaryoChristopher Nolan (Homeros'un Odysseia'sından) Süre173 dakika (2 saat 53 dakika) Görüntü yönetmeniHoyte van Hoytema KurguJennifer Lame MüzikLudwig Göransson Yapım tasarımıRuth De Jong KostümEllen Mirojnick FormatBaştan sona IMAX 70mm film — 15 delikli 65mm negatif; sinema tarihinde bir ilk Harcanan film~2,1 milyon fit (yaklaşık 640 kilometre); yalnız ham film maliyeti ~3 milyon dolar Renk düzenlemesiAnalog — ışık masasında filtreyle, plan plan sayısal değer vererek Çekim25 Şubat – 5 Ağustos 2025, 91 gün, planlanandan 9 gün önce bitti MekânlarFas, Batı Sahra, Yunanistan, İtalya, İskoçya, İzlanda, Malta, ABD Bütçe250 milyon dolar (+125 milyon dolar pazarlama) Gişe1,018 milyar dolar; açılış hafta sonu 257,8 milyon dolar (Nolan'ın rekoru) Türkiye17 Temmuz 2026; ilk hafta sonu 224.890 seyirci — 2026'nın en iyi açılışı Bu künyeye bakıp "vay be" demek çok kolay. Zaten filmin bütün stratejisi bu: siz daha koltuğa oturmadan sizi teslim almak. Odyssey, izlenmeden önce tapılması gereken bir film olarak tasarlandı. Ve büyük ölçüde başardı da. Türkiye'de bu filmi Nolan'ın çektiği hâliyle izlemeniz mümkün değil Şimdi işin en sinir bozucu kısmı. Nolan bu filmi 1.43:1 en-boy oranında, IMAX 70mm film makarasıyla gösterilsin diye çekti. Dünyada bunu yapabilen salon sayısı: 41. Bunların 25'i ABD'de. Türkiye'de ise sıfır. Yani siz Türkiye'de bilet aldığınızda ne izliyorsunuz? Lazer ya da dijital IMAX'te 1.90:1 oranında, yani karenin üstünden ve altından kırpılmış bir versiyonunu. Nolan'ın "her formata özenle uyarladık" demesi teknik olarak doğru, kültürel olarak komik. Çünkü aynı adam yıllardır "sinemayı ancak şu şekilde deneyimlersiniz" diye vaaz veriyor ve bu yıl o şekli gezegenin %99'undan esirgedi. IMAX'in kendi CEO'sunun açıklaması da bir o kadar hazin: yaklaşık 50 yıldır yeni IMAX film projektörü üretilmiyor. Eski makineleri söküp yeniden kuruyorlar. Yani bu, bilinçli bir kıtlık bile değil — kaza eseri bir kıtlık üzerine kurulmuş bir pazarlama efsanesi. Sosyal medyada "Nolan elit sınıf için film çekiyor" tartışması boşuna kopmadı. Ben de bu filmi Türkiye'de, "yanlış" formatta izledim. Ve şunu net söyleyeyim: filmin sorunu kırpılan o birkaç santimde değil. Filmin sorunu, kırpılmayan yerde de hiçbir şey olmaması. Truva'nın yağması: filmin ahlaki omurgası burada kuruluyor — ve maalesef en iyi çalıştığı yer de burası. Görüntü: 640 kilometre negatif, çamur rengi bir sonuç Hoyte van Hoytema iyi bir görüntü yönetmeni. Ama bu filmde ondan istenen şey belli: büyüklük. Ve büyüklük, dokunun düşmanı. TIME'dan Stephanie Zacharek'in tespiti bu konuda kırıcı derecede doğru: filmde toprak var ama toprağın dokusunu hissetmiyorsunuz, güneş var ama sıcaklığını hissetmiyorsunuz. Sekiz ülkede çekim yapmışlar; İzlanda'nın volkanik kıyısı, Fas'ın kerpiç kaleleri, Sicilya'nın adaları... ve hepsi ekranda birbirinin aynı çıkıyor. Zacharek'in deyişiyle her manzara "her zamanki manzara, sadece daha büyük." Bunun teknik bir açıklaması da var aslında. IMAX film kamerası devasa, ağır, gürültülü bir alet. Nolan bu film için IMAX'e daha hafif ve sessiz modeller ürettirdi ama fizik fizik: o kamerayla yakın plan çekmek, elde dolaşmak, ışığı incelikle bölmek zor. Sonuç şu: film sürekli geniş planda yaşıyor. Ve geniş planda insan yüzü yok. Yüz yoksa duygu yok. Portekiz'den bir eleştirmenin cümlesi bütün meseleyi özetliyor: film şehvetten yoksun, çünkü Nolan bu işi yapabilecek en son yönetmen. Adam ten çekmiyor, ter çekmiyor, nefes çekmiyor. Mimari çekiyor. Ses: Nolan yine duyulmayan diyalog rekoru kırıyor Bu artık bir şaka olmaktan çıktı, bir imza hâline geldi. Interstellar'da tartışıldı, Tenet'te skandaldı, Oppenheimer'da "ee artık alıştık" denildi. Odyssey'de ise iş şuraya vardı: seyirciler IMAX kamerasının mekanik gürültüsünü miksin içinde duyduklarını yazıyor. Nolan'ın diyalog akustiği bozuk, ses efektleri ise her şeyi eziyor. Bu filmlerin ses miksi resmen berbat. r/moviereviews — "The Odyssey was too loud" başlığından, Türkçeye uyarlandı Reddit'te r/ChristopherNolan, r/Letterboxd, r/imax — hangi tarafa baksanız aynı şikâyet: müzik ve efektler diyalogu boğuyor, dinamik aralık öyle geniş ki sessiz sahne normal, aksiyon sahnesi kulak zarı patlatıyor. Bir kullanıcı doğrudan "altyazıyla izliyorum, yoksa anlamıyorum" diyor. Bir başkası kameranın yaklaşık 50 desibellik uğultusunu duyduğunu anlatıyor. Burada savunma şu oluyor: "Nolan bunu bilerek yapıyor, ses onun için bir doku." Peki. Sirenler sahnesinde sesi tamamen kestiği doğru ve orada gerçekten çalışıyor. Ama bir tercih, ancak seçilebildiği zaman tercihtir. Repliğin duyulmaması her filmde oluyorsa, o tercih değil, alışkanlıktır. Senaryo: Homeros'un çevirmeni "bu senaryonun bir satırını yazmış olmaktan utanırdım" dedi Şimdi filmin belini kıran yere geliyoruz. Emily Wilson, Odysseia'yı İngilizceye çeviren ilk kadın klasik filolog. Nolan bizzat onu ilham kaynağı olarak andı. Wilson ise London Review of Books için yazdığı yazıda filmi yerle bir etti: senaryonun herhangi bir bölümünü yazmış olmaktan utanç duyacağını söyledi, yazıyı "berbat" diye niteledi, filmin "psikolojik, duygusal, politik ve etik derinlikten" yoksun olduğunu, hiçbir karakterin ikna edici bir motivasyonu bulunmadığını yazdı. Penelope, sebebi hiç anlaşılmayan bir biçimde, sadece Matt Damon'a hasret çekmek için var. Emily Wilson, London Review of Books — Türkçeye uyarlandı Bu cümle acımasız ama savunulabilir. Anne Hathaway'in Penelope'si üç saat boyunca bekler. Beklerken ne düşündüğünü, neye tutunduğunu, kimden nefret ettiğini bilmiyoruz. Homeros'ta Penelope bir zekâ figürüdür — dokuduğunu geceleri söker, taliplerini yıllarca oyalar, kocasını bile sınavdan geçirir. Filmde ise dekorun en pahalı parçası. Wilson'ın yazısı öyle sert ki Joyce Carol Oates Nolan'ı savunmak için devreye girdi ve Wilson'ı "MAGA'cıların kaba diliyle" konuşmakla suçladı. Slate'te başka bir klasik filolog, Theo Nash, Wilson'ın filmi yanlış okuduğunu, tanrıların görünmez güçler olarak resmedilmesinin Yunan tragedyasına uygun olduğunu savundu. Yani tartışma "film iyi mi kötü mü"den çıkıp "Homeros kimin?"e döndü. Ama bu gürültünün altında kalan asıl mesele şu: Nolan'ın senaryosu, temasını konuşarak anlatıyor. "Deniz kavimleri aslında bizdik" ya da bir tezin tepeden inmesi Filmin en cüretkâr hamlesi şu: Odysseus'un günahını Truva Atı'na bağlıyor. Ata saklanmak, Zeus'un koruduğu ksenia (misafirperverlik) yasasını çiğnemektir; sonrasında yaşanan her felaket bunun bedelidir. Fikir olarak gerçekten iyi. Homeros'ta bir iki satırda geçen bir ayrıntıyı alıp filmin ahlaki omurgası yapmak, cesur bir okuma. Sorun uygulamada. Nolan bu fikri seyirciye replikle teslim ediyor. Odysseus, kılık değiştirmiş hâlde Penelope'ye oturup itiraf ediyor: Athena'nın heykeline saygısızlık ettiğini, Zeus'un yasasını çiğnediğini, Tunç Çağı'nın çöküşünü tetiklediğini ve "deniz kavimleri"nin aslında Yunanlıların kendisi olduğunu anlatıyor. Bir dakika. "Deniz kavimleri" ve "Tunç Çağı çöküşü", 20. yüzyıl arkeolojisinin bir hipotezi. Şimdi bu hipotez, mitolojik bir karakterin ağzından, bir salon sahnesinde, seyirciye ders verir gibi söyleniyor. Nolan yıllardır aynı hatayı yapıyor — Inception'da rüya kurallarını, Tenet'te entropiyi, burada da Tunç Çağı'nı birinin oturup açıklaması gerekiyor. Ama Odysseia, iki bin yedi yüz yıldır ayakta duran bir metin çünkü hiçbir şeyi açıklamıyor; gösteriyor. Hades sekansı: filmin görsel olarak en cesur, dramatik olarak en boş yeri. Karakterler: yıldız geçidi mi, ceset geçidi mi? Bu kadroya bakın: Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong'o, Zendaya, Charlize Theron, Samantha Morton, Jon Bernthal, Elliot Page, John Leguizamo, Benny Safdie, Himesh Patel, Mia Goth. Bir yönetmenin kariyerinde bir kez toplayabileceği bir kadro. Ve film bunların çoğunu harcıyor. Zendaya (Athena): Bilgeliğin tanrıçası. Ekranda neredeyse hiç yüz ifadesi yok. Tanrılar filmde görünmez birer doğa gücü olarak tasarlanmış; kavramsal olarak savunulabilir bir tercih, ama sonuçta elinizde bir yıldızın maaşı ve bir el sıkışma sahnesi kalıyor. Anne Hathaway (Penelope): Yukarıda konuştuk. Filmin en iyi oyuncularından biri, en az yazılmış karakterinde. Tom Holland (Telemakhos): Zacharek'in ifadesi tam yerine oturuyor — o kadar renksiz ki okunamıyor. Üstüne bir de "Babam eve geliyor" gibi bugünün ağzıyla yazılmış replikler var. Antik bir destanda "annem" ve küfür duymak, kostümlerin bütün emeğini üç saniyede siliyor. Lupita Nyong'o (Helen / Klytaimnestra): İki rol, ikisi de göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. Zacharek buna doğrudan "cesaretsizlik" diyor: hem tartışma yaratacak bir tercih yapıyorsun hem de o tercihi savunacak sahneyi yazmıyorsun. Elliot Page (Sinon): Homeros'ta olmayan, filme sonradan eklenmiş bir karakter. Anlatıya eklemlenmiyor, orada durup duruyor. Matt Damon (Odysseus): Filmin en savunulabilir kısmı. Damon iyi. Pişmanlığı taşıyor, yorgunluğu taşıyor. Ama Homeros'un Odysseus'u bir yalancıdır — kurnazlığı, numaraları, dilinin çevikliğiyle var olur. Nolan'ın Odysseus'u ise ağırbaşlı bir suçluluk anıtı. Karakterin motorunu söküp yerine bir mermer blok koymuşsunuz. Reddit'teki r/CharacterRant ve r/TrueFilm başlıklarında dönüp dolaşıp aynı cümleye varılıyor, ve haksız değiller: Nolan'ın bütün filmlerinde aynı şey: diyaloglar duygusuz, karakterler mukavva gibi. Tek tek sahneleri iyi çekiyor ama bütünü hiçbir zaman tutturamıyor. r/TrueFilm ve r/CharacterRant tartışmalarından derlenip Türkçeye uyarlandı Aksiyon ve Kyklops: Nolan'ın kronik zaafı sahneye çıkıyor Nolan'ın dövüş sahnelerini çekemediği yıllardır konuşuluyor ve Odyssey bu konuda hiçbir gelişme göstermiyor. r/TrueFilm'de bir kullanıcının tespiti fena hâlde doğru: sahnelerde ne gerçeklik var ne de destansılık. Kim kiminle dövüşüyor, kim öldü, neden umursamalıyız — hiçbiri anlaşılmıyor. Antik bir intikam hikâyesinde şiddetin bu kadar uysal olması başlı başına bir yaratıcı hata. Kyklops'a gelince. Burada Nolan gerçekten cesur bir şey yapıyor: CGI kullanmıyor, gerçek bir mağarada 18 metrelik pratik bir kukla kurduruyor, Laistrygonlar için zorlanmış perspektif ve tel işi kullanıyor — 2,13 metrelik dublörlerin karşısına 1,52 metrelik bedenler koyuyor, Damon'ın dublörü 1,37 metrelik Devyn Dalton. Emek muazzam. Sahne sessiz çekilmiş; Homeros'un dile ve kurnazlığa yaptığı vurguyu tersine çeviriyor. Ve bütün bu emeğe rağmen internetin ortak kanaati şu: filmin en batırılmış sahnesi bu. Çünkü Polyphemos'un korkunçluğu bir mühendislik problemi olarak çözülmüş, bir dramatik problem olarak değil. Kuklayı yaptılar; karakteri yapmadılar. 18 metrelik kukla, gerçek mağara, sıfır CGI — ve internetin "en batırılmış sahne" dediği yer. Peki neden herkes bayıldı? %94 ile 5,5 arasındaki uçurum Şimdi bu yazının en ilginç kısmı. Çünkü rakamlar birbirini yalanlıyor: Rotten Tomatoes eleştirmen: %94 (488 eleştiri) Rotten Tomatoes seyirci: %97 Metacritic eleştirmen: 88/100 (62 eleştiri) Metacritic kullanıcı: 5,5/10 — 2.833 oyun %39'u (1.100 kişi) 0-4 arası puan vermiş CinemaScore: A Bu tabloya iyi bakın, çünkü burada bir film eleştirisinden fazlası var. Rotten Tomatoes'un seyirci puanı yalnızca bileti doğrulanmış kişilerden geliyor: yani parayı ödeyip gitmiş, çoğunlukla zaten Nolan hayranı olan bir kitle. Metacritic ise kapıyı herkese açıyor. İkisi arasındaki uçurum, filmin kalitesinden çok filmin etrafındaki inanç sisteminin ölçüsü. Aynı şey eleştirmen tarafı için de geçerli. IMAX 70mm gösterimine davet edilip, dünyada 41 salonda var olan bir deneyimi yaşayıp çıkan bir eleştirmenle, İstanbul'da lazer IMAX'te kırpılmış kareyi izleyen seyirci aynı filmi izlemiyor. Biri bir olaya katıldı, diğeri bir film izledi. Ve o olayın büyüsü dağıldığında geriye kalan şey, Metacritic'te "boya kuruması izlemek gibi" diye yazan adamın gördüğü şey. Filmi övenlerin bile cümlelerinin nereye vardığına dikkat edin: "saygı duymak sevmekten daha kolay", "teknik başarıyı takdir ettim ama duygusal olarak zerre umursamadım", "büyüklüğü var ama tek bir unutulmaz sahnesi yok". Bunlar düşman cümlesi değil; bunlar hayranların itirafı. Sekiz üzerinden dokuz veren adam bile filmin kalbinin atmadığını söylüyor. İnternetin dediği: forumlardan derlenmiş bir kabahat listesi Reddit, Metacritic ve Letterboxd'da haftalardır dönen tartışmalardan tekrar eden şikâyetleri Türkçeye çevirip derledim. Aynı cümleyi bin kişi kuruyorsa o artık bir zevk meselesi değil, bir bulgu: "İlk yarım saat sürünüyor." Mark Kermode dahil pek çok eleştirmenin ortak tespiti; açılış blok hâlinde bilgi aktarımı. "Ritim dalgalı." Bazı yerlerde tam gaz, bazı yerlerde nedensiz yere duruyor. Hiçbir sahne demlenmiyor. "Boya kuruması izlemek gibi." Üç saatine yandığını söyleyen bir sürü kişi var. "Donuk, bej bir film." Renk paletinin fakirliği, kostümlerin ucuz durması sık sık geçiyor. "Anne" ve küfür meselesi. Antik dünyada bugünün konuşma diliyle yazılmış replikler illüzyonu bozuyor. "Bu hikâye ya okunur ya da mini dizi olur." Bölüm bölüm ilerleyen bir destanı üç saate sıkıştırma girişiminin en yaygın eleştirisi. "Akhilleus nerede?" Truva anlatısının merkezindeki figür filmde hiç yok. "Kadın karakterler araç hâline getirilmiş." Kirke kurban, Klytaimnestra intikamcı, Helen dekor; hiçbiri kendi başına bir özne değil. Filmin bir yüze en çok yaklaştığı an, yine ensesinden. Nolan'ın cevabı ve asıl mesele Bütün bu gürültünün ortasında Nolan bir podcast'te konuştu ve "amatör film eleştirisinin temel bir kusuru" olduğunu söyledi. Özetle: seyirci bir anlatı mekanizmasını fark ettiğinde o mekanizmanın geçersiz olduğunu sanıyor; oysa mekanizmayı teşhis etmek onu geçersiz kılmaz. Cümle zekice. Ve tam olarak filmin sorununu ele veriyor. Çünkü kimse Nolan'ın mekanizmasını fark ettiği için şikâyet etmiyor. İnsanlar mekanizmanın çalışmadığı için şikâyet ediyor. Argos'un ölümünü düşünün: Odysseus yirmi yıl sonra eve dönüyor, onu ilk tanıyan köpeği oluyor ve köpek ölüyor. Bu, dünya edebiyatının en dayanılmaz sahnelerinden biri. Filmde bir anlık bir keder ifadesi görüyorsunuz ve sahne bitiyor, sıradaki plana geçiliyor. Burada teşhis edilen bir mekanizma yok. Burada hiç kurulmamış bir mekanizma var. Nolan'ın hatası teknik değil, felsefi. O, duyguyu bir mühendislik sorunu sanıyor. Yeterince büyük bir negatife, yeterince güçlü bir gonga, yeterince gerçek bir kuklaya yatırım yaparsan seyircinin gözü dolar diye düşünüyor. Ama sinemada duygu ölçekten değil, dikkatten çıkar. Bir yüzde durmaktan, bir sessizliği fazladan iki saniye tutmaktan, birinin ne istediğini bilmekten çıkar. Bunların hiçbiri para gerektirmiyor. Ve Odyssey'de hiçbiri yok. Filmin taşıyabileceği bütün acı bu karede duruyor. Nolan onu üç saat boyunca bir daha ziyaret etmiyor. Sonuç: mükemmel yapılmış bir hiç Odyssey, sinemanın yapabileceklerinin en pahalı gösterisi ve aynı zamanda sinemanın ne için var olduğunu en çok unutan film. Bir milyar dolar kazandı, IMAX'in tarihindeki en yüksek gişeli filmi oldu, temmuz ayında tek başına 257 milyon dolar IMAX hasılatı yaptı, Türkiye'de yılın açılış rekorunu kırdı. Fortnite'a Odysseus ve Agamemnon kostümleri geldi. Bu bir zafer. Ama Homeros'un metni üç bin yıl boyunca ayakta kaldı; çünkü içinde eve dönmek isteyen, yalan söyleyen, korkan, yorulan, karısını özleyen, adamlarını öldüren ve bununla yaşamak zorunda kalan bir insan vardı. Nolan o insanı 640 kilometre film şeridine sarıp bir daha bulamadı. Üç saat boyunca bir anıta baktım. Anıtlar etkileyicidir. Ama anıtlar nefes almaz. Zanaate ve teknik başarıya saygı duyarak çıktım. Duygusal olarak zerre umursamamıştım. Marlon Wallace, The M Report — Türkçeye uyarlandı Puan: 10 üzerinden 4. İkisi Hoyte van Hoytema'ya, biri Göransson'un gonglarına, biri de Truva'nın yağmalandığı ilk on dakikaya. Kalan 163 dakika için verecek bir şeyim yok. Nerede izlenir: IMAX 70mm bulabiliyorsanız orada — ama Türkiye'de bulamazsınız. Bulamıyorsanız, en büyük perde ve mutlaka altyazı. Diyalogların yarısını duyamayacaksınız. Bunun yerine: Homeros'u okuyun. Emily Wilson'ın çevirisi Türkçede yok ama Azra Erhat ile A. Kadir'in Odysseia çevirisi var ve bilet parasından ucuz. Üstelik orada Penelope'nin ne düşündüğünü öğreniyorsunuz.