Bir Kızağın Adı "Gül Goncası": "Citizen Kane" ve Derinliğin Anlamı
Neden "tüm zamanların en iyi filmi"? Welles'in Citizen Kane'i, Monaco'nun sinema dili araçlarıyla: alan derinliği, kamera açısı, kurgu ve o meşhur "Rosebud".
Yazar: Meral Yıldız
Orson Welles yirmi beş yaşındayken, ilk filmiyle sinemanın gramerini yeniden yazdı. 1941 yapımı Citizen Kane (Yurttaş Kane), onlarca yıldır "tüm zamanların en iyi filmi" tartışmalarının değişmez adayı. Ama bu unvan, filmi izleyen çoğu insanı ilk seferde biraz şaşırtır: konu, ölmüş bir gazete patronunun son sözünün ("Rosebud", Gül Goncası) peşine düşen bir gazetecinin araştırmasıdır. Peki bu "sıradan" hikâye, filmi neden bir dönüm noktası yapar?
Cevap konuda değil, biçimde. Citizen Kane, James Monaco'nun Bir Film Nasıl Okunur?'da anlattığı hemen her sinema aracını, alan derinliği, kamera açısı, kurgu, ses, bir anlam üreticisi olarak kullanır. Filmi "okumak", tam da bunu görmektir.
Citizen Kane, anlattığı her şeyi sinemanın kendi diliyle anlatır; derinlik, açı, kurgu, ses, hepsi birer cümledir.
Hikâye: Bir adamın parçalanmış portresi
Medya patronu Charles Foster Kane ölür; son sözü "Rosebud"dur. Bir gazeteci bu kelimenin sırrını çözmek için Kane'i tanıyanlarla konuşur. Her tanıklık, Kane'in hayatının farklı bir dönemini, farklı bir yüzünü açar: idealist genç, güç düşkünü patron, yalnız yaşlı adam. Ama hiçbir tanıklık tam resmi vermez. Film sona erdiğinde Kane'i "tanırız" ama asla tümüyle anlayamayız, tıpkı gerçek bir insanı asla tümüyle anlayamayacağımız gibi.
Bu parçalı yapı, Monaco'nun "sözdizimi" dediği düzeyde radikal bir seçimdir: film, zamanı düz bir çizgide değil, farklı hafızaların kırık aynalarında anlatır. Anlatının biçimi konusunun ta kendisidir; bir insanın asla tek bir bakıştan tam görülemeyeceği.
Alan derinliği: Aynı karede iki dünya
Citizen Kane'in en çok konuşulan tekniği "alan derinliği"dir (deep focus). Görüntü yönetmeni Gregg Toland'ın çalışmasıyla film, hem ön plandaki hem de çok arkadaki nesneleri aynı anda net gösterir. Bu, o dönem için teknik bir yenilikti ama asıl önemi anlamsaldı.
Monaco, Bir Film Nasıl Okunur?'da mizansenin, yani kadraja neyi nereye yerleştirdiğinizin, sözsüz bir anlatım olduğunu vurgular. Citizen Kane bunun en zengin örneklerinden birini sunar:
Ünlü bir sahnede, küçük Charles'ın karda oynadığı pencereden görünür (arka plan), annesi ise ön planda onu bir vasiye teslim eden belgeleri imzalar. Çocuğun kaderi, o daha farkında bile değilken, önündeki masada mühürlenir. İki olay, masum oyun ve kaybedilen çocukluk, tek karede aynı anda görünür. Kesmeye gerek yoktur; derinlik ilişkiyi kurar.
Kane büyüdükçe, kadrajlar onu çoğu zaman devasa mekânların içinde küçücük gösterir. Sahip olduğu saray (Xanadu) büyüdükçe o küçülür. Servet arttıkça yalnızlık derinleşir ve bunu anlatan diyalog değil, insanın mekân içindeki ölçeğidir.
Kamera açısı: Aşağıdan bakınca dev, yukarıdan bakınca hiç
Monaco'nun "kamera" bölümünde anlattığı bir başka araç, açının psikolojik yüküdür. Citizen Kane, alçak açıları (kameranın yerden yukarı bakması) cesurca kullanır; hatta bunun için stüdyo zeminlerini kazıp kamerayı yere gömdüler, ki bu o dönemde neredeyse duyulmamış bir şeydi. Kane güçlüyken onu aşağıdan, tavanları görecek şekilde çekerler; bu açı onu anıtsal, ezici, tehditkâr kılar. Gücü zayıfladıkça açılar değişir. Kamera nereye konursa, seyirci oradan "hükmeder" ya da "ezilir": açı bir bakış açısıdır, kelimenin her iki anlamıyla.
Ses ve kurgu: Zamanı sıkıştırmak
Film, Monaco'nun ayrı ayrı incelediği ses ve kurgu araçlarını da ustaca birleştirir. Ünlü "kahvaltı masası" sahnesinde, Kane ile ilk karısının evliliğinin yıllar içindeki soğuması, birkaç dakikalık bir dizi kısa kesmeyle anlatılır: aynı masa, giderek uzaklaşan iki insan, giderek buzlaşan diyaloglar. Yıllar süren bir çöküş, kurgu sayesinde bir dakikaya sığar. Monaco'nun hatırlattığı gibi kurgu, saat zamanını değil duygu zamanını yönetir, burada bütün bir evliliğin ölümünü birkaç kesmeyle hissederiz.
Ses geçişleri de aynı ustalıkla kullanılır: bir sahnede başlayan bir cümle, yıllar sonrasına ait bir sahnede tamamlanır. Ses, zamanın üzerinden bir köprü kurar; anlatı akıp giderken biz farkında bile olmayız.
"Rosebud": Yananlamın şaheseri
Ve o meşhur son. "Rosebud"un ne olduğunu (burada bozmayalım, ama filmin sonu bunu açık eder) öğrendiğimizde, bütün film yeniden anlam kazanır. Monaco'nun "temelanlam ve yananlam" ayrımı burada doruğa çıkar: Rosebud, temelanlamda basit bir nesnenin adıdır. Ama yananlamda, Kane'in bütün servetiyle satın alamadığı şeyin, yani kaybedilmiş masumiyetin, sevginin, çocukluğun, simgesidir. Bir kelime, bir ömrün özetine dönüşür.
Sonuç: Neden hâlâ "en iyi"?
Citizen Kane'i "en iyi film" yapan şey, mükemmel bir hikâye anlatması değil, anlattığı her şeyi sinemanın kendi diliyle anlatmasıdır. Derinlik, açı, kurgu, ses; hepsi burada birer süs değil, birer cümledir. Welles, "bir insanı asla tam tanıyamayız" fikrini bir sözle söylemek yerine, filmin bütün biçimini bu fikrin üzerine kurdu.
İşte bu yüzden Monaco'nun kitabı ile Citizen Kane birbirine bu kadar yakışır. Biri sinemanın dilinin gramerini anlatır; öbürü o gramerle yazılmış en zengin cümlelerden biridir. Filmi bir kez hikâyesi için, bir kez de biçimi için izleyin; ikincisinde çok daha fazlasını okuyacaksınız.
Bu yazının dayandığı kaynaklar
Monaco, James. Bir Film Nasıl Okunur? Çev. Ertan Yılmaz. İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 2002. "Teknoloji: Görüntü ve Ses" (Kamera), "Mizansen", "Kurgu", "Ses" ve "Temelanlam ve Yananlam" bölümlerinden yararlanılmıştır.