Yeraltının doğusunda: Doğa Sultan ile Antipode üzerine

— Kaynak: Bant Mag

Doğa Sultan'la Antipode'un doğuşunu ve dönüşümünü, punk'ın farklı coğrafyalardaki politik karşılıklarını, arşivciliğin sınırlarını ve DIY kültürünün bugün taşıdığı anlamı konuştuk.

Punk tarihi büyük ölçüde belirli şehirler ve sahneler etrafında anlatılıyor. Oysa dünyanın başka köşelerinde, çok farklı politik ve toplumsal koşullar altında gelişmiş, kendi sesini ve örgütlenme biçimlerini yaratmış sayısız punk sahnesi var. Bunların bir kısmı hâkim müzik tarihinin dışında kalırken, bir kısmı da Batı merkezli anlatılarda egzotik birer istisna olarak karşımıza çıkıyor. Peki bu sahnelerin tarihini, onları oluşturanların kendi sözleriyle anlatmak mümkün mü? Doğa Sultan’ın hayata geçirdiği Antipode, tam da bu eksiklikten hareket eden, farklı coğrafyalardaki yeraltı sahnelerinin hafızasını tutarken bu sahneler arasında iletişim, üretim ve dayanışma için ortak bir alan açan bağımsız bir proje. Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika’daki punk ve hardcore sahnelerine odaklanan ilk cildin ardından Güney ve Güneydoğu Asya’ya uzanan ikinci cildiyle kapsamını genişletiyor. Grupların, fanzinlerin, kolektiflerin ve bu kültürün parçası olan insanların hikâyelerini bir araya getiriyor. Üstelik bunu yalnızca kitaplarla yapmıyor. Derleme albümler, konserler, sergiler ve farklı ülkelerde düzenlenen turneler, projenin birbirini tamamlayan parçaları. Bant Mag. Havuz / BiNA’da gerçekleştirdiğimiz Yeraltı Punk Kültürü Üzerine Bir Karşı-Haritalama sergisinin hazırlıkları sırasında Doğa, Antipode’un kitaplardan ve konserlerden ibaret olmadığını anlatmak istediğini söylemişti. Bu konuşmadan Antipode üzerine daha uzun bir sohbet etme fikri çıktı. Çünkü projenin neler ürettiği kadar bu üretimlerin ardındaki düşünceyi, çalışma biçimini ve kurduğu ilişkileri de merak ediyorduk. 1 Ekim’de üç günlük Antipode Istanbul programının açılışını yapan sergi, ilk cildin turnesinden fotoğrafları ve arşiv materyallerini bir araya getirerek bu hikâyeye bir pencere açtı. İstanbul’da sergi, konserler ve gösterimlerle başlayan Antipode Vol. II turnesi, kasım ayında Paris, Brüksel, Anvers, Utrecht, Groningen ve Berlin’e uzanıyor; ay sonunda Milano’daki Punk Across the Borders buluşmasıyla devam ediyor. Farklı ülkelerden grupları, bağımsız yayıncıları, yerel kolektifleri ve dinleyicileri buluşturan program, Antipode’un kurduğu bağlantıların bugün nasıl sürdüğünü de gösteriyor. Doğa Sultan’la Antipode’un doğuşunu ve dönüşümünü, punk’ın farklı coğrafyalardaki politik karşılıklarını, arşivciliğin sınırlarını ve DIY kültürünün bugün taşıdığı anlamı konuştuk. Antipode üzerine daha önce verdiğin söyleşileri okurken kendi rolünü tanımlama biçiminle pratiğin arasında ilginç bir mesafe dikkatimi çekti. İlk dönemlerde kendini “yalnızca aktarıcı” olarak tarif ediyorsun. İki ciltten sonra bugün Antipode içindeki kendi rolünü nasıl tarif ediyorsun? Kendini hâlâ öncelikle bir aktarıcı olarak mı görüyorsun? İlk ciltte kendimi daha çok insanların hikâyelerini dinleyen, onları bir araya getirmeye ve kendi sözleriyle hikâyelerini aktarabilmeleri için alan açmaya çabalayan biri olarak görüyordum. Hâlâ en önemsediğim şey bu. İnsanların hikâyelerini kendi politik ve estetik anlayışıma uydurmaya çalışmıyorum. Ama bu tabii ki sadece bir seçki yapmak ve gruplarla süren iletişimler ile sonlanmıyor, artık kalabalık bir organizasyon ayağı da var. Toplama albümlerden turnelere Antipode kendi içinde çok katmanlı bir yapı kurmaya başladı. Bütün bu süreçte iki yıldır insanlarla kurduğum ilişkiler de projenin biçimini etkiliyor. Bu yüzden kendimi bir otorite olarak konumlandırmak istemiyorum. Belki artık kendimi bir aktarıcıdan çok insanların birbirlerini duyabilecekleri bir alanı kurmaya çalışan biri olarak görüyorum. O alanın nasıl kurulacağına dair fikirler üretiyorum ama içindeki hikâyeler bana ait değil. İlk cilt döneminde “total archive”, yani bütünlüklü bir arşiv oluşturma fikrinden söz ediyordun; aynı zamanda henüz ulaşamadığın pek çok grup olduğunun da farkındaydın. Vol. II ile yeni bir coğrafyaya geçmeden önce Vol. I’a dönüp onu genişletmesi, Antipode’un tamamlanması gereken bir arşivden çok, yeni karşılaşmalarla sürekli açılan ve kendini yeniden kuran bir yapıya dönüştüğünü düşündürüyor. Antipode ilerledikçe “tam bir arşiv” fikrine ilişkin düşüncen değişti mi? İlk başta gerçekten de kafamda bir tür bütünlüklü arşiv fikri vardı. Bir yandan bunun ne kadar imkânsız olduğunun da farkındaydım.. Ama ilk cilt üzerinde çalışırken bile ulaşamadığım çok fazla grup vardı. Bir noktadan sonra içerik sürekli kendi kendini genişletmeye başladı. İkinci ciltte ilk ciltten içerikler bulundurmak benim için önemliydi. Çünkü bir kısmı belgeleyip sonra onu tamamlanmış kabul ederek yola devam etmek istemedim. Coğrafyalar birbirinden bağımsız kutular değil; birbirine bağlı gruplar, göç hikâyeleri, arkadaşlıklar ve ortak politik deneyimler var. Tamamlanmış bir arşiv fikrinden ziyade sürekli genişleyen bir kayıt fikrine yakınım. Antipode’un merkezinde başından beri coğrafya var; ismi bile coğrafi bir kavramdan geliyor. Projenin çıkış noktalarından biri de bu sahnelerin Batı’da ya görünmez kalması ya da egzotikleştirilerek temsil edilmesi. Ama onları SWANA, Güney Asya ya da Güneydoğu Asya gibi başlıklar altında bir araya getirdiğinde, karşı çıktığın merkez-çevre mantığını başka bir coğrafi sınıflandırmayla yeniden üretme riski de ortaya çıkıyor mu? SWANA, Güney Asya veya Güneydoğu Asya gibi kavramlar, hem bu süreçte kendimize bazı çerçeveler oluşturabilmek için hem de bu coğrafyalardan çıkan sahnelerin “egzotik” birer istisna değil; kendi özgün dinamikleri olan ana aktörler olduğunu vurgulamak için var. İngiltere’deki ya da Avrupa’daki punk sahnelerini belgelerken kimse bu kategorizasyonları sorgulamazken Batı dışı sahneler söz konusu olduğunda bu hemen bir merkez-çevre tartışmasına dönüşebiliyor.Antipode, iki yer arasındaki karşıtlığı düşündüren coğrafi bir terim ama karşıtlığın kime göre kurulduğu belli değil. Projenin bu çelişkiyi görünür tutmasını seviyorum. Antipode’un bir bölgeyi temsil ettiğini söylemek yerine o bölgedeki insanların kendi hikâyelerini birbirleriyle ve dünyanın kalanıyla paylaşabilecekleri bir alan olduğunu düşünmeyi de daha doğru buluyorum. İkinci ciltte grupların yanı sıra Best Friends Are Punks ve Screaming at a Word gibi kendi sahnelerinin hafızasını tutan fanzinlere de genişçe yer veriyorsun. Böylece Antipode başka arşivleri de arşivlemeye başlıyor. Bir sahnenin tarihini anlatırken müzik kadar onu kaydeden ve dolaşıma sokan araçlar nasıl bir önem taşıyor senin için? Fanzinler bu sahnenin en önemli parçası bence. Bir sahnenin kendi hakkında ne düşündüğünü, neleri tartıştığını en doğrudan fanzinler aracılığıyla okuyabiliyoruz. Belki insanların çok fark etmediği ama sahneyi ayakta tutan birçok bağı da fanzinler belgeliyor. Konseri organize eden biri, kaset çeken bir arkadaş, gidilen bir konserin anısı gibi. Bu sebeple çok değerli. Vol. II’da Bandung hardcore punk sahnesinin parçası olan Emon’a ayrılmış bir bölüm var. Bu bölümde kitabın dili de değişiyor; sahnenin tarihini bir insanın yokluğu ve geride bıraktığı ilişkiler üzerinden okumaya başlıyoruz. Antipode’a başladığında yasın ve kişisel hafızanın da bu arşive gireceğini düşünüyor muydun? İlk cilt neredeyse tamamen gruplara odaklanıyordu fakat ikinci ciltte sahneden insanların yazdığı birçok şey var. İnsanlarla konuşmaya başladığınızda, diyaloglar müzikten çıkıp kaçınılmaz olarak hayata ve ilişkilere evriliyor. Çünkü müzik de nihayetinde anlatmak, konuşmak istediklerimizi aktarmanın araçlarından biri. Birbirimize nasıl omuz verdiğimiz de kaybettiğimiz birinin yokluğunu ve hafızasını nasıl taşımaya devam ettiğimiz de bunun önemli bir parçası. Maalesef zamanla çok fazla arkadaşımızı kaybediyoruz. Onların emeğini, ürettiklerini ve sahnede bıraktığı izleri yaşatmak bizim için önemli. Bir yandan Antipode artık yalnızca bir kitap değil. Toplamalar, konserler, sergiler ve farklı coğrafyalarda gerçekleşen buluşmalar aynı yapının parçalarına dönüştü. Bugün Antipode’u belgelediği ağın üretici yapılarından birine dönüşmüş olarak görüyor musun?