Yaşa Takılanlar: Pearl Jam - Ten
— Kaynak: Bant Mag
Böyle albümleri yalnızca yetenekle ya da doğru zamanla açıklamak zor. Bazen bir sürü küçük ihtimalin aynı anda gerçekleşmesi gerekiyor.
Pearl Jam’in Seattle’ın yeraltından dünya sahnelerine uzanan yolculuğunu başlatan Ten albümü, artık tam 35 yaşında. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Yaşa Takılanlar açtı ve yeniden dinledi. Bugünden bakınca Pearl Jam’in daha ilk albümden dünyanın en büyük rock gruplarından birine dönüşeceği belliymiş gibi geliyor. Oysa Ten çıktığında Seattle çoktan kaynıyordu ama Nirvana’nın Nevermind’ı henüz yayımlanmamış, “grunge” dünyanın her köşesinde aynı şeyi ifade eden bir kelimeye dönüşmemişti. Ten’in büyümesi aylar, hatta yıllar aldı. Ama sonra büyümekle de kalmadı, kendi iklimini yarattı. Stone Gossard ve Jeff Ament’ın birlikte çaldığı Mother Love Bone, vokalist Andrew Wood’un 1990’daki ölümünün ardından dağılıyor. İkisi de yeniden birlikte bir şey yapacaklarından pek emin değilken eskiden tanıdıkları Mike McCready’yi Love Chile adlı grubuyla çalarken görüyorlar. Gossard, McCready’yle takılmaya başlıyor; McCready’nin ısrarıyla Ament da onlara katılıyor. Üçlü, henüz vokalistleri bile yokken birkaç demo kaydediyor. Bu kadronun ihtiyacı olan vokalin kim olduğunu bildiğine inanan kişi ise eski Red Hot Chili Peppers davulcusu Jack Irons. Demo kasetini San Diego’da yaşayan ve Bad Radio’dan yeni ayrılmış arkadaşı Eddie Vedder’a ulaştırıyor. Buna kaderin analog çalıştığı zamanlardan kozmik bir dost kıyağı diyebiliriz. Vedder bu insanlarla daha hiç karşılaşmadan kaseti dinliyor ve sonradan “Mamasan Trilogy” diye anılacak “Alive”, “Once” ve “Footsteps”in vokallerini kaydedip geri gönderiyor. Bir yabancının, başka yabancıların müziğine kendi hikâyesini kaydetmesiyle başlayan şey, birkaç hafta içinde Pearl Jam’e dönüşüyor anlayacağınız. Aslında ilk konserlerine Mookie Blaylock adıyla çıkan grup, Epic’le anlaşırken yaşayan bir NBA oyuncusunun adını kullanmanın pek sürdürülebilir olmadığını fark edip Pearl Jam adını alıyor. Bu ismin hikâyeleri muhtelif ama eski isimden de tamamen vazgeçmiyorlar; Blaylock’ın forma numarası 10, ilk albümün adına taşınıyor. Böyle albümleri yalnızca yetenekle ya da doğru zamanla açıklamak zor. Bazen bir sürü küçük ihtimalin aynı anda gerçekleşmesi gerekiyor: Birinin ölmesi, geride kalanların çalmaya devam etmesi, birinin eski bir arkadaşını sahnede görmesi, bir kasetin doğru kişiye ulaşması, o kişinin kaseti geri göndermesi ve yaşadığı şehri şıp diye terketmesi… Gökyüzünde birkaç cismin nadiren aynı hizaya gelmesi gibi bir tutulma bu. İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri Ten ilk karşılaşmadan itibaren büyük bir albüm. Gitarlar büyük, davullar büyük, Vedder’ın sesi büyük, meseleler büyük. Vedder her cümleyi hayatındaki son cümleymiş gibi ya bağırarak ya da inleyerek söylüyor. Şarkılar yalnızlık, aile, öfke, dışlanma, ölüm ve hayatta kalma etrafında dönüyor. Albümde pek az şey düşük volümde yaşanıyor. Sololar soloların üzerine biniyor; boşluk bırakmak henüz grubun pek ilgilendiği bir fikir değil. Zamanında modern ve devasa gelen dönem prodüksiyonun izlerini bugün daha açık fark ediyorum; arena büyüklüğünde bir atmosferdeyiz. Pearl Jam’in kendisi bile yıllar sonra bu sesten pek hoşnut olmadığını söyleyecek; Brendan O’Brien da 2009’da albümü yeniden miksleyecekti. Ama 90’lar prodüksiyonunun bütün o kulak kamaştıran yankısına rağmen Ten hâlâ dinleyiciye şaşırtıcı derecede doğrudan ulaşıyor. Ten 27 Ağustos 1991’de yayımlandı. Tam beş yıl sonra, aynı gün No Code’u çıkardılar. Aynı tarih ama neredeyse iki farklı grup. Aradaki beş yılda Pearl Jam dünyanın en büyük rock gruplarından birine dönüşmüş ve sonra bununla ne yapacağını düşünmeye başlamıştı. No Code’un yayımlanmasından üç ay sonra İstanbul’a geldiler. 19 Kasım 1996’da bir salı gecesi Yeşilköy’de Dünya Ticaret Merkezi’nde çalan Pearl Jam, 90’larda kariyerinin zirvesindeyken bu memlekete gelen en popüler rock grubu olmuştu. Üstelik organizatör Ahmet San’ın yıllar sonra anlattığına göre onları buraya gelmeye ikna eden kendisi bile değildi. İstanbul’a gelmek isteyen Pearl Jam’di. Sponsor istemediler, kaşe istemediler, biletlerin ucuz tutulmasını istediler. Kendi ayarladıkları özel uçaklarıyla geldiler; karşılama ya da rehberlik de talep etmediler. Organizatörden tek istedikleri turne ekipmanlarının taşınması için 40 bin dolar ve çalabilecekleri bir yerdi. Ahmet San da CNR’ın sahibini arayıp o tarihte boş duran, Yeşilköy’de normalde fuarlar için kullanılan dev bir hangarı düşük bir bedelle tuttu. VIP yok, golden circle yok, tribün yok. Ne varsa ortada. Ses sistemi kötü, içki satışı yok. Hatırladığım kadarıyla orada, o gün konserden başka bir şey de yoktu. İçki almak isteyenler kapılar açılmadan önce birkaç yüz metre ötedeki benzin istasyonuna gidiyordu. O zamanlar benzinliklerde içki satılıyordu, evet. Ulaşım organizasyonu da yoktu. Konser çıkışında ailelerinin kendilerini almasını bekleyen çocuklardık. Ben daha lisede bile değildim. Bilet parasını babaannem vermişti: 1.500.000 TL. O gece Ten’den altı şarkı çaldılar: “Release”, “Even Flow”, “Jeremy”, “Alive”, “Once”, “Porch”. No Code’dan da altı: “Hail, Hail”, “In My Tree”, “Habit”, “Sometimes”, “Who You Are”, “Smile”. Altı Ten. Altı No Code. Aynı gün, beş yıl arayla yayımlanan iki albüm. Biri Pearl Jam’i istemediği kadar büyük yapan, diğeri o büyüklükten kendine çıkış yolları arayan bir grubun kaydı. İkisi de Yeşilköy’de bir fuar alanında aynı setlistte buluştu. San’ın kendi anlatımına göre üç günde 11 bin bilet satılmış. Ahmet San açısından fazlasıyla karlı bir iş. Bizim tarafta ise 11 bin kişilik dev bir heyecan bulutu. ORADAYDIK! Setlist’in tamamı burada, Pearl Jam’in özellikle 1990’lardaki konserlerini ve turne hayatını yakından belgeleyen Charles Peterson’ın konserdeki kalabalığı fotoğrafladığı kare burada, Eddie Vedder’ın Judd Apatow’’un Lightning Bolt döneminde gerçekleştirdiği röportajda İstanbul konserini anlattığı kesit de burada.