Yaşa Takılanlar: Cabaret Voltaire - Red Mecca

— Kaynak: Bant Mag

Cabaret Voltaire’in Thatcher döneminin karanlığının ses manzarasını ortaya koyan ve elektronik müziğin yönünü çizen ikonik albümü, artık 45 yaşında.

Cabaret Voltaire’in Thatcher döneminin karanlığının ses manzarasını ortaya koyan ve elektronik müziğin yönünü çizen ikonik albümü Red Mecca, artık 45 yaşında. İlk dinleyişten bu yana neler değişmiş? Şarkıların arasına neler sızmış? Yaşa takılanlar açtı ve yeniden dinledi. Red Mecca, Cabaret Voltaire’in neden sadece endüstriyel müziği değil; geleceğin elektronik müziğini de şekillendirdiğinin belki de en net cevabı olarak karşımızda duruyor. Ama albüme devam etmeden önce grubun hikâyesinin başlangıcına kısaca değinmemiz şart. Cabaret Voltaire’in hikâyesi, bir grup olma niyetinden çok uzak üç arkadaşın kendileri için kurduğu oyun alanında başlıyor. Albüm yayımlamak ya da konser vermek gibi emelleri yok. Dada’dan ilhamla, banttan banta kayıt sistemleri, elektronik devreler, bir Farfisa davul makinesi, Chris Watson’ın kendi yaptığı tuhaf enstrümanlarla çeşitli ses kolajları ve looplar kaydetmeye tutuluyorlar. Zaten isimlerini de Dada akımının doğduğu, Zürih’teki gece kulübünden alıyorlar. Arkasından kaydettikleri loopları çalan bir kamyonetle etrafta geziniyor; bantçalarlarını yanlarına alıp publara, umumi tuvaletlere girerek insanlara dinletiyorlar. Motivasyonları akışı bozmak, milleti kışkırtmak. Bir grup öğrenci karşısına çıktıkları ilk performanslarında buharlı çekiç sesinden kaydettikleri looplar üzerine (2021’de hayata veda eden) Richard H. Kirk’ün amfiye bağladığı klarnetini çaldığı söyleniyor. Üzerindeki kauçuk cekette de yanıp sönen süsleme ışıkları var. Ve bu konser seyircilerin sahneyi istila edip grubu dövmesiyle son buluyor. Cabaret Voltaire’in kural ve konvansiyon dışı performatif enerjisinin provokasyon kabiliyetini hayal ederken tüm bunların henüz punk’ın adının dahi geçmediği günlerde yaşandığını hatırlamalı. Dadaist bir performans grubuna dönüşen ve Joy Division’la birçok kez sahne paylaşan grubun post-punk’ın erken ilham kaynaklarından biri olarak anılması bu yüzden. Mekânımızın da Britanya’nın sanayileşen ilk şehri Sheffield olduğunu düşününce, bağlam bir anlamda tak diye yerine oturuyor. Red Mecca, grubun üçüncü albümü ve önceki kayıtlardan oldukça ayrıksı bir yere sahip. Çünkü Red Mecca ile Cabaret Voltaire’in dağınık stüdyo deneyleri yerini sürükleyici ritimlerin tesiri altında (neredeyse) dans ettiren bir distopyaya bırakıyor. Yine haşin bir prodüksiyonun ürünü. Yine açıkta, soğukta ve diken üstündeyiz. Rahat etmemiz mümkün değil, tedirginiz. Ama gitar noise’larının ya da klavye dronelarının tehdidi altında olsalar da geleneksel anlamda tanımlı melodiler oradalar ve nefes alıyorlar. Şarkıların katmanları etkiyi muazzam bir şekilde derinleştirirken Stephen Mallinder’ın vokali göğüste sıkışan bir panik atak etkisi yaratıyor. Gerilim had safhada. Şimdinin ürkütücülüğünün yankıları geleceği görmeyi imkânsızlaştırıyor. Belki de öyle olması gerekiyor. Endüstriyel üretim bantları üzerinde yaşanan bu dans partisinin arka planında artan ırkçılığa, polis şiddetine ve ekonomik yoksullaştırmaya karşı Londra Brixton’da başlayarak diğer kentlere yayılan büyük sokak ayaklanmaları var. “Bu neyin dansı” tadında bir parti kısaca. Nitekim 2021’de hayata veda eden Richard H. Kirk de grubunu şöyle özetlemiş zamanında: “Electronica’nın Velvet Underground’u”. İlk dinleyişte hissettirdikleri vs bugün hissettirdikleri Tonlarca albüme öncülük etmiş bu albümü her dinleyişte tüylerimi diken diken eden, bir daha tekrarlanması mümkün olmayan, tekrarlanmamış ve tekrarlanamayacağı aşikâr olan bir müziği kapsüllemesi. Zamanla daha da güçlendiğini fark ettiğim bu hissin neden bugün daha iç karartıcı geldiğini tam olarak çözebilmiş değilim. Chris Watson, Red Mecca’nın yayımlanmasından kısa süre sonra Cabaret Voltaire’den ayrılır ve kariyerini tamamen farklı bir yöne çevirerek dünyanın en meşhur doğa sesi kayıtçılarından birine dönüşür. David Attenborough’nun Frozen Planet ve The Secret World of Sound with David Attenborough gibi belgesellerinin ses tasarımının arkasında onun ismi yer alıyor. Watson bu işleriyle üç kez BAFTA kazandı.