Wicker: El yapımı romantizm

— Kaynak: Bant Mag

Alexander Skarsgård’ın hasırdan yapılmış bir karakteri canlandırması, Wicker filmini izlemek için yeterli bir sebeop.

Yönetmen koltuğuna Eleanor Wilson ve Alex Huston Fischer’ın oturduğu Wicker, aşkı bulmak için alışılmışın dışında bir yol seçen bir kadının hikâyesini anlatıyor. Olivia Colman, Alexander Skarsgård, Peter Dinklage ve Elizabeth Debicki’yi bir araya getiren ve Ursula Wills-Jones’un The Wicker Husband adlı kısa öyküsünden uyarlanan Wicker, Türkiye prömiyerini Filmekimi’nde yaptı. *Bu yazı, henüz Wicker filmini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir. Filmin ne zaman ve nerede geçtiği belirtilmiyor ancak giyim kuşamdan, geçim biçimlerinden ve hitaplardan anladığımız kadarıyla Orta Çağ’da, deniz kıyısındaki küçük bir köydeyiz. Karakterlerin isimlerinin olmadığı bu dünyada erkekler yaptıkları mesleklerle, kadınlar ise eşlerinin mesleklerine eklenen “karısı” ifadesiyle tanımlanıyor. Köyün biraz dışında yaşayan, geçimini balıkçılıkla sağlayan ve sürekli köy kadınları tarafından bekâr olmasıyla alay edilen Balıkçı Kadın (Olivia Colman), onunla alay edenleri susturmak için köyün Sepet Örücüsü’nden (Peter Dinklage) ona bir eş yapmasını ister. Sazdan yapılmış eşi (Alexander Skarsgård) ile aşk hikâyesi başlar. Ancak geleneksel değerlerin hâkim olduğu kasabada, alışılmışın dışındaki bu aşk; öfkeyi, kıskançlığı ve kaosu beraberinde getirir. Eleanor Wilson ve Alex Huston Fischer’ın Save Yourselves! (2020) sonrası ikinci uzun metrajlı filmi Wicker, Ursula Wills-Jones’un kısa öyküsünden uyarlanıyor. Absürt bir romantik komedi üzerinden evlilik ve toplumsal cinsiyet rollerini sorgulayan filmin dikkat çekici yanlarından biri de Alexander Skarsgård’ın canlandırdığı hasır karakterin Wētā Workshop tarafından protez ve kostümlerle yaratılmış olması. Olivia Colman ve Alexander Skarsgård’ın tuhaf rolleri sevdiğini bilerek gitmiştim filme; ikisi de beni şaşırtmadı. Hikâye ne kadar saçmalaşırsa saçmalaşsın, rollerini gayet doğal oynamaları filmin komedisini daha da güçlendiriyor. Beklemediğim şeyse bu hikâyeyi izlerken romantizmine de kapılmaktı. Kadınların aşk ve evlilik üzerinden tanımlanmasını oldukça basit ama etkili bir fikirle ele almasını. Köydeki kadınların çoğu kocalarının meslekleriyle anılırken, Balıkçı Kadın’ın karakteri kendi mesleğiyle tanımlanıyor. Balıkçı Kadın’ın bir hayatı, işi ve kendine ait bir kimliği var. Ancak bütün bunlar köy halkının gözünde onun bekâr olmasından daha az önemli. Evet, Hasır Koca her anlamda “mükemmel” bir varlık ama özellikle barıştıkları anda ondan biraz daha insani bir tepki bekledim. Balıkçı Kadın’dan daha fazlasını istediğini, onun da kırıldığını ya da hayal kırıklığına uğradığını duymak isterdim. O anlarda masal anlatılan bir çocuk değil de daha karmaşık bir ilişki hikâyesi dinlemek isteyen biri olduğumu hissettim. Belki de filmin derdi tam olarak buydu ama ben yine de Hasır Koca’nın biraz daha kusurlu olmasını isterdim. Balıkçı Kadın ve Hasır Koca’nın birlikte dans ettiği sahne, ikisinin arasındaki romantizmi gösterirken köy halkının onlara bakışındaki değişimi de yakalıyor. O âna kadar Balıkçı Kadın’la dalga geçen köy halkı, ilk kez bu ilişkiye farklı bir gözle bakmaya başlıyor. Hasır Koca, tuhaf bir varlık olmaktan çıkıp kadınların arzuladığı, erkeklerin de imrendiği bir partnere dönüşüyor. Benim için hikâyedeki asıl kaosun başladığı an tam olarak burası. Çünkü o dansla birlikte Balıkçı Kadın’ın ilişkisi, köydeki herkesin kendi ilişkisini sorgulamasına neden oluyor. Bir kadının sırf sevildiği ve olduğu şekilde kabul edildiği için çevresindeki herkesi bu kadar rahatsız etmesi komik olduğu kadar üzücü. Film bittiğinde sevgiden beklentilerimize dair sorular aklımda kaldı. Olivia Colman’ın Balıkçı Kadın’ında en sevdiğim şey, sert tavırlarının arasından sevilme arzusunu da hissedebilmemiz. Alexander Skarsgård’ın Hasır Koca’sının insan olmamasına rağmen köydeki bütün erkeklerden daha insancıl davranması ise filmin en ironik taraflarından biri. Elizabeth Debicki’nin canlandırdığı Terzi’nin Karısı, yetenekleri hem babası hem de eşi tarafından göz ardı edilmiş, her zaman en iyisi olmaya çalışan bir kadın. Balıkçı Kadın’a duyduğu kıskançlıkta, kendi hayatında göremediği takdirin ve ilginin payı olduğunu düşünüyorum. Yaptıklarını doğru bulmasam da öfkesinin nereden geldiğini anlamakta zorlanmadım. Mantığın devre dışı kaldığı hikâyeleri sevenler ve bir masalın içinden toplumsal çıkarımlar yapmaktan hoşlananlar. Alexander Skarsgård’ı hasırdan yapılmış bir karakter olarak izlemek de yeterli bir sebep bence. Beklenmedik bir yerde aşkı bulma fikrini sevenlere Guillermo del Toro’nun The Shape of Water (2017) filmini önerelim. Gerçek dışı dünyası ve alışılmışın dışında kadın karakterleriyle de Yorgos Lanthimos’un Poor Things’ini (2023) hatırlatalım. İdeal bir insan olmak gerçekten bu kadar zor mu? Hasır Koca’nın köydeki diğer erkeklerden tek farkı Balıkçı Kadın’ı dinlemesi, ona saygı duyması ve olduğu gibi sevmesi. Aslında bir ilişkiden beklenebilecek en temel şeyler bunlar. Peki bunları yapan bir erkeğin bu kadar kusursuz görülmesi, beklentilerimizin ne kadar düşük olduğuyla mı ilgili? Bir de işin diğer tarafı var tabii. Hasır Koca bütün bunları yaparken kendi isteklerinden ve duygularından ne kadar ödün veriyor?