Venedik günlükleri: Wild Horse Nine
— Kaynak: Bant Mag
Martin McDonagh’ın beşinci uzun metraj filmi, diyalog yazımındaki ustalık ve John Malkovich’in olağanüstü performansıyla öne çıkıyor.
In Bruges, Three Billboards Outside Ebbing, Missouri ve The Banshees of Inisherin gibi nefis filmleriyle kendine sadık bir hayran kitlesi edinen yazar ve yönetmen Martin McDonagh’ın bu yılın ödül sezonunda da adından sıkça bahsettirecek yeni filmi Wild Horse Nine, diyalog yazımındaki ustalık ve John Malkovich’in olağanüstü performansıyla öne çıkıyor. Uzun yıllar tiyatro oyunları yazıp yönettikten sonra beyaz perdeye transfer olan ve 2004’te çektiği henüz ilk (kısa) filmi Six Shooter ile Oscar kazanan Martin McDonagh’ın yolunun ödül listeleriyle kesişmediği bir filmi olmadı. İlk uzun metrajı In Bruges’den bu yana biri dışında her filmiyle En İyi Özgün Senaryo kategorisinde Oscar’a aday oldu ve Altın Küre’den BAFTA’ya sayısız ödül kazandı. Three Bilboards Outside Ebbing, Missouri ve The Banshees of Inisherin ile En İyi Film Oscar’ını kıl payı kaçırıp bu iki filmiyle de yarıştığı Venedik Film Festivali’nden senaryo ödülleriyle döndü. Şimdi de üçüncü Venedik çıkarmasını yaptığı Wild Horse Nine ile Oscar listesini zorlamaya hazırlanıyor. Şili tarihinin en karanlık dönemine tekabül eden 1973 Pinochet cuntasından aylar önce, sosyalizmin kazanıp Allende’nin başkan seçilmesiyle açılıyor Wild Horse Nine. Biri emekliliğe hazırlanan iki deneyimli CIA ajanı Chris (John Malkovich) ve Lee (Sam Rockwell), Santiago’dan Paskalya Adası’na doğru bir yolculuğa çıkıyor ve kısa süre sonra bu ada ziyaretinin ölümcül hastalığının son günlerindeki Chris’in yaşama da veda turu olduğunu öğreniyoruz. Bir yandan bir anı kitabı için notlar alan Chris, CIA’in bazı önemli sırlarını deşifre etme ihtimaliyle başta şefleri MJ (Steve Buscemi) olmak üzere çok sayıda insan için tehlike arz etmeye başlıyor ve olaylar gelişiyor. Her ne kadar hikâyesi son derece ciddi görünse de Wild Horse Nine’ın senaryosu son derece kıvrak ve muzip bir dile sahip. Hemen her McDonagh filminde olduğu gibi dümdüz iyi ya da kötü olduğunu söylemenin zor olduğu “iki kafadar”ın merkezinde ilerlediğimiz Wild Horse Nine’a yazarının diyalog yazımı damgasını vuruyor. McDonagh’ın bir çeşit Hacivat – Karagöz gibi kurguladığı baş karakterleri Chris ve Lee’yi çeşitli mekânlarda içine soktuğu her sohbet kahkahalarla güldürüyor. Filmin Venedik Film Festivali’ndeki basın ve endüstri gösteriminde binlerce seyirci, defalarca bir arada kahkaha atıp çok kez de ara alkışla filmin yarattığı coşkuyu sonuna kadar yaşadı. Yazar McDonagh, son derece ironik bir dille kaleme aldığı Chris karakterinin Kennedy suikastinden Şili darbesine çok sayıda global felaketteki gizemli iştirakini öyle dikkatli diyaloglarla karşımıza getiriyor ki seyirci koltuğunda rahatsız kahkahalar atarken ofansif mizahın özgürlük alanlarına dair de zihin jimnastiği yapma imkânı buluyoruz. Chris’in içinde bulunduğu tüm sahnelerin yıldızı olmasının en önemli nedeni de onu ete kemiğe büründüren John Malkovich’in ustalık gösterisine çevirdiği performansı. Bir karakterin yaratıcısı ile oyuncusu arasındaki kimyanın bu kadar tuttuğu örneklerle sinema tarihinde çok sık karşılaşmıyoruz. Kariyerinde çok sayıda önemli rolde izlemiş olsak da epeydir ekran süresi bu denli uzun bir rolde karşımıza çıkmayan Malkovich, Chris’i âdeta McDonagh’ın kalemini hatmetmiş gibi oynuyor. En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ının bu yılki en güçlü adayı olması kaçınılmaz, hatta adil bir dünyada ödülün bir başkasına gitmesi için gerçekten olağanüstü bir durum olması gerekir. Daha önce bir başka McDonagh filmiyle Oscar kazanmış Sam Rockwell ise hiçbir zaafını gizlemediği Lee karakterinde Malkovich’e muazzam eşlik ediyor. Steve Buscemi kısa rolünde her zamanki gibi ve çok eğlenceli. İki kısa sahne ile Parker Posey ve tek bir sahnede görünüp kaybolan Tom Waits de filme renk katan diğer isimler arasında. Başka bir yazar – yönetmenin elinde rahatlıkla baştan ayağa suça ve kanunsuzluğa bulanmış CIA ajanlarını aklayan bir anlatıya dönüşebilecekken McDonagh’ın kara komedi türünün son dönemde gördüğümüz en kuvvetli örneklerinden birini verdiği öyküsü, özellikle Şili sosyalist devrimcileri olarak resmedilen iki yan karakter özelinde yer yer tökezleyip hedefini ıskalasa da dört başı mamur bir izlek tutturmayı başarıyor. Martin McDonagh’ın bu beşinci uzun metraj filmi, kariyerinin en iyi işi olmamakla birlikte her zamanki formunu koruduğuna işaret ediyor.