Venedik günlükleri: Ink
— Kaynak: Bant Mag
Danny Boyle imzalı Ink, hızlı ve hareketli gazetecilik filmlerine ilgi duyanları memnun edecek türde bir iş. Fakat filmin deri altından ne zerkettiği üzerine ayrı bir tartışma başlatmak lazım.
Trainspotting ve Slumdog Millionaire gibi çağdaş klasiklere imzasını atmış Danny Boyle’un her zamanki kamera ve kurgu marifetlerinden nasibini almış son filmi Ink, öncelikle hızlı ve hareketli gazetecilik filmlerine özel bir ilgi duyanları memnun edecek türde bir iş. Fakat filmin deri altından ne zerkettiği üzerine ayrı bir tartışma başlatmak lazım. Ink, medya tarihinde öncü rolünden çok problematik kişiliği ve adının karıştığı çok sayıda skandalla yer edinmiş Rupert Murdoch’ın (Guy Pearce) henüz palazlanmadığı bir döneme, 1969 Londrası’na taşıyor izleyicisini. Ülkesi Avustralya’dan hatırı sayılır bir servetle çeşitli yatırımlara doğru farklı ülkelere yelken açmış Murdoch, İngiltere’nin en ünlü yayın organlarından birine dönüştüreceği The Sun’ı satın alıp dönemin çok satan gazetelerinden toplama bir kadronun başına da hırslı ve parlak genel yayın yönetmeni Larry Lamb’i (Jack O’Connell) getiriyor. Biyografik filmlerde görmeye alıştığımız bir formülle “sıfırdan en zirveye” hikâyesi izlediğimiz Ink’in senaryosu bu türün tüm klişelerinden yararlanıyor ve bu noktada Boyle’un özellikle 90’lı yıllar ile 2000’ler başında bir hayli popüler hâle gelmiş video klip estetiği içeren sinema dili devreye giriyor. Her zaman olduğu gibi bir iki saniyelik planlar ve çeşitli montaj sekansların yanına nefes aldırmayan bir ses bandı da dizen Boyle, günümüzün sinema anlayışına göre demode kalan bu tekniğini mahir bir yerden çalıştırdığı için seyirci olarak bu anlamda tatsız bir tecrübe yaşamamız zor. Ink’in seyir tecrübesini asıl zorlaştıran mefhum içeriğinin karmaşasından ileri geliyor. Senaryo, politik açıdan durduğu yerin muğlaklığıyla seyircisini sıkıntılı bir tecrübenin ortasına bırakıyor. Ink seyircisini bir yandan çocuk yaştan itibaren itilip kakılmış bir karakter olarak resmedilen Larry Lamb’le bağ kurmaya zorlarken diğer yandan da medya sektöründe, işe alım sürecinden yayıncılık diline kadar türlü etik skandaldan yolu geçen bir gazetenin büyüme ve gelişme sürecine alkış tutmamızı bekliyor. The Sun gazetesi, korkunç satış stratejileriyle tiraj rekorlarını zorlarken hem senaryo yönlendirmeleri hem de Boyle’un karakterlerinin tüm duygularını okumamızı sağlayan yakın planlarıyla bir süre sonra ne kadar bilinçli bir şekilde yapıldığından emin olamadığım bir ideolojik meydan okuma ile karşı karşıya bırakıyor izleyicisini. Teknoloji devi şirketlerin ne yapsa yanına kâr kaldığı bir düzende günümüz medyasında ilkeli yayıncılık övgüsü gibi didaktik bir beklentim yok elbette ama günümüz seyircisi de Ink’ten daha sağlam duruşlu filmleri hak ediyor sanki. Tıpkı bu filmin yüzdüğü anaakım sularda gezinmiş The Network, Broadcast News, All the President’s Men gibi gazetecilik filmi klasiklerine ev sahipliği eden bir sinemasal hafıza içinde Ink’inki ister istemez ilk rüzgârda uçacak bir yere tekabül edebiliyor. Seyircisine medyadaki çürümeyi tam da merkezinden bir hikâye ile anlatırken bir yandan da tempolu bir seyirliğe imza atma çabasını anlıyorum ama Boyle’un çeşitli didaktik hamleleri başka bir telaşı da hissettiriyor. Film boyunca derdini istediği gibi anlatamadığını düşünmüşçesine kapanış jeneriği öncesinde günümüzün çürümüş medyasından kesitleri ve basın dilinin dev kaynaklı büyük şirketler ve siyasilerin menfaatine uygun şekilde nasıl yeniden üretildiğini örneklemeye kalkan Danny Boyle’un bu iş için eline geçmiş iki saati Netflix algoritmasını beslemeye adaması en azından benim için hazin oldu.