Ütopya mimarı 7 sanatçı ve büyülü peyzajları

— Kaynak: Bant Mag

Tarot Bahçesi'nden hayalî şehirlere; anaakımın dışında üretmiş yedi zihnin kuraldışı peyzajlarla kurduğu evrenleri keşfe çıkıyoruz.

Kendi alternatif gerçekliğini inşa etmiş sanatçıların dünyalarına adım atıyoruz. Niki de Saint Phalle’den Simon Rodia’ya, Tarot Bahçesi’nden hayalî şehirlere ve büyülü ormanlara; anaakımın dışında üretmiş yedi zihnin kuraldışı peyzajlarla kurduğu evrenleri keşfe çıkıyoruz. Niki de Saint Phalle, zorlu çocukluk yıllarının şekillendirdiği çalkantılı yaşamı boyunca resim, heykel ve performans gibi farklı mecralarda kendine özgü bir ifade dili geliştirmeyi başarmış bir sanatçı. 1930 yılında Neuilly-sur-Seine’de doğan Phalle; Fransa, Amerika ve İtalya arasında mekik dokuyarak geçen yaşamında önceleri bir süre oyunculuk ve mankenlik yapıyor. Resim yapmaya başlamasını sağlayansa, yaşadığı ruhsal kriz ve uzun tedavi süreci oluyor. Üreterek kendini ifade etmeye başlayan Phalle, özellikle 1960’lı yıllarda New York sanat çevresinin tanınır isimlerinden biri hâline geliyor. Dönemin isyankâr ama bir o kadar özgür ruhu, Phalle için biçilmiş bir kaftan oluyor. Tüfekle boya torbalarını hedef alarak gerçekleştirdiği Tirs (Ateş) performanslarında, “Hazır! Yerlerinizi alın! Kırmızı, sarı, mavi… Resim kanıyor, resim öldü. Resmi ben öldürdüm.” diyor. Yıllar sonra ise bu performansını, “Aslında kendime ateş ediyordum; adaletsizlikleriyle toplumu hedef alıyordum. Kendi içimdeki şiddeti ve yaşadığım çağın şiddetiyle hesaplaşıyordum.” sözleriyle açıklıyor. Ardından ürettiği koşan, dans eden ve zıplayan kadın figürlerinden oluşan renkli Nana heykelleriyle feminist dilini daha baskın bir şekilde ifade etmeye başlıyor. Bu çalışmaları için ise şöyle diyor: “Eskiden kışkırtıcı olabilmek için dine ya da generallere saldırmak gerektiğini düşünürdüm. Sonra fark ettim ki neşeden daha sarsıcı hiçbir şey yokmuş.” Saint Phalle’in üretimleri, sanatçının iç evreninin birbirini tamamlayan parçaları gibi. Yaklaşık 20 yılını adadığı Toskana’daki Il Giardino dei Tarocchi (Tarot Bahçesi) ise belki de bu evrenin en kapsamlı ifadesi. Tarot destesindeki 22 Büyük Arkana kartından esinlenen bahçe; seramik mozaikler, aynalar, renkli camlar ve beton kullanılarak inşa edilmiş. Antonio Gaudí’nin Park Güell’inden izler taşıyan yapım süreci boyunca Saint Phalle, sfenks biçimindeki İmparatoriçe yapısının içinde yaşıyor; burası onun bir nevi Fortress of Solitude’u (Yalnızlık Kalesi) hâline geliyor. 1998 yılında ziyarete açılan Tarot Bahçesi, bugün sanatçının düş gücüne ve sembolik evrenine adanmış benzersiz bir mekân olarak varlığını sürdürüyor. 1878 yılında İtalya’nın Serino komününde doğan Simon Rodia, henüz çocukken savaş nedeniyle Amerika’ya göç ediyor. Okyanus ötesi bu macera onu yıllarca maden ocaklarında, inşaat işlerinde çalışmaya sürüklüyor. Nihayetinde 1920 yılında Los Angeles’ın Watts mahallesinde bir arazi satın alıyor ve 1921 yılında Watts kulesini, nam-ı diğer Nuestro Pueblo’yu (Bizim Kasabamız) inşa etmeye başlıyor. Birbiriyle ilişkili 17 farklı kuleden oluşan yapıda, donatı demirleri ve Rodia’nın hazırladığı beton ve örgü mesh malzeme kullanılmış. Strüktüre buluntu materyallerden süslemeler eşlik ediyor: Kırık porselen parçaları, cam şişeler, deniz kabukları, oyuncaklar, aynalar… Simon Rodia’nın kuleleri önceden planlanmış ya da tasarlanmış yapılar değil. Tıpkı yaşamı gibi sezgisel hatta içgüdüsel bir süreçle ortaya çıkıyorlar. Rodia, sağlık nedeniyle arazisini satıp Los Angeles’dan ayrılana dek tam 33 yıl boyunca bu kuleleri inşa ediyor. Onun gidişinin ardından Nuestro Pueblo tartışmalara konu oluyor, yağmalanıyor. Anıta yıkım kararı çıkmışken oyuncu Nicholas King ve film editörü William Cartwright kuleleri satın alarak restore ediyor. Nuestro Pueblo, 1990 yılında kültür envanterine geçiyor. René Magritte’in La Reproduction interdite (Kopyalanmamış) adlı tablosundaki figür olarak da tanınan Edward James, İngiliz üst sınıfına mensup varlıklı bir ailede doğmuş. Eton ve Oxford gibi okullarda eğitim alan James, kendine bu konforlu çevrenin dışında bir rota çizmeyi tercih etmiş. Doğduğu günden beri hayatını Sürrealizmin şekillendirdiğini söyleyen James, 1930’lu yıllarda bu akımın en önemli isimleri arasında yer alan Salvador Dalí ve René Magritte gibi sanatçıların eserlerini koleksiyonuna ekliyor, üretimlerini maddi olarak destekliyor. Ancak sürrealizme katkısı yalnızca koleksiyonerlik ve hamilikle sınırlı kalmıyor. 1940’ların sonlarında Meksika’nın Xilitla bölgesine yaptığı yolculuk, œuvre’ünü ortaya koyabileceği mekânı ona sunuyor. Las Pozas, yani İspanyolcada “havuzlar” anlamına gelen bir kompleksi, Sierra Gorda dağlarının subtropikal yağmur ormanlarında inşa ediyor. Sürrealist bir beyin için yeşilin hâkimiyetindeki vahşi doğa peyzajından daha etkileyici bir esin kaynağını bulmak kolay olmasa gerek. Başlangıçta alanı orkide koleksiyonu ve egzotik hayvanları için bir yaşam alanı olarak düşünse de doğal şartların zorlukları sebebiyle zaman içinde bir heykel bahçesine çeviriyor. Ormanı keşfetmesini sağlayan rehber Plutarco Gastélum Esquer’in ve James’in tasarımlarını hayata geçiren José Aguilar başta olmak üzere, kompleksin inşasında yüzün üzerinde usta ve işçiyle çalıştığı biliniyor. Dev çiçekleri andıran sütun başlıkları, hiçbir yere ulaşmayan spiral merdivenler, gotik kemerler ve bitmemiş izlenimi veren yapılarla Las Pozas, tropikal bitki örtüsünün içinden âdeta endemik bir canlı gibi yükselen bir kompleks olarak hayal ile gerçeğin birbiri içinde kaybolduğu bir görsellik sunuyor. Tıpkı James’in istediği gibi. Fildişi Sahili’ndeki Bété halkına mensup olan Bouabré, 1948 yılında yaşadığını ifade ettiği mistik aydınlanma ânının ardından kendine “Cheik Nadro” (Vahiyci ya da Açığa Çıkaran) adını vererek hayatını bilgiyi kayıt altına almak üzerine çalışmaya adamış. Bu doğrultuda Bété halkının sözlü kültürünü yazıya geçirmek amacıyla, insan seslerinin tümünü karşılayan 448 işaretten oluşan evrensel bir Bété hece alfabesi (Alphabet Bété) geliştirmiş. Bu çalışma, ilerleyen yıllarda binin üzerinde parçadan oluşan bir görsel dile evrilmiş. Çoğunlukla geri dönüştürülmüş karton parçaları üzerine tükenmez ve renkli kalemlerle ürettiği küçük çizimlerin merkezinde simgesel imgeler ve bu imgelere eşlik eden açıklayıcı metinler yer alıyor. Görseller ve metinlerle kurguladığı dili inşa etme motivasyonunu şöyle açıklıyor: “Dünyayı gözlemliyorum ve gördüklerim beni büyülüyor. Bu yüzden onları yeniden üretmek istiyorum.” Nitekim çizimlerdeki içerik bir hayli kapsamlı: Buharlı trenler, hayvanlar, tarım aletleri, vaizler ve siyasal figürler, gündelik yaşama ilişkin manzaralar, halk anlatıları… Bouabré’nin çizdiği görsellerin toplamına verdiği isim ise Connaissance du Monde, yani “Dünya Bilgisi”. Üretimleri yalnızca kendi diline sahip nesneler değil,aynı zamanda halkının kültürel hafızasını koruyan belgeler olarak büyük önem taşıyor. Bouabré’nin çalışmaları bugüne kadar Museum of Modern Art, Tate Modern ve Documenta 11 gibi pek çok önemli kurum ve etkinlikte yer aldı. Ressam, heykeltıraş, yönetmen ve performans sanatçısı Roger Chomeaux, nam-ı diğer Chomo, Valenciennes Güzel Sanatlar Okulu ile Paris Güzel Sanatlar Okulu’nda eğitim almasına rağmen, 60’lardan itibaren kurumsal sanat camiasından kendini tamamen yalıtmayı tercih ediyor. Paris yakınlarındaki Achères-la-Forêt ormanına yerleşen Chomo, burada geri dönüştürülmüş malzemeler, yanmış ağaç gövdeleri, taş ve ahşap gibi malzemeler kullanarak kendine özgün bir dünya inşa ediyor. Chomo, ormandaki yerleşkesinde yıllar içinde Église des Pauvres (Yoksullar Kilisesi), Sanctuaire des Bois Brûlés (Yanmış Ormanlar Mabedi) ve Le Refuge (Sığınak) adını taşıyan çeşitli yapılar inşa ediyor. Resim, heykel, dokuma, film ve şiir gibi farklı biçimlerde üreten Chomo’nun bu kompleksi, dışarıdan az sayıda ziyaretçinin kabul edildiği bir inziva ormanına benziyor. Organik formlar ve ritüeli çağrıştıran figürler ile yalnızca geçmişin pagan kültürüne çağrışımlar içermiyor; aynı zamanda fütüristik bir dili de barındırıyor. Geçmişte de gelecekte de var olabilecek nesneler kurguluyor âdeta. Kendi mitolojisine referanslar veren bambaşka bir dünya Chomo’nunki. 1960 y