The Shards: Paket güzel, içerik ayrı konu
— Kaynak: Bant Mag
Bret Easton Ellis’in yarı otobiyografik romanından uyarlanan Ryan Murphy dizisi The Shards’ın ilk dört bölümü üzerine.
American Psycho’nun yazarı Bret Easton Ellis’in 2020’de podcast olarak yayımlayıp ardından basılı forma dönüştürdüğü aynı adlı yarı otobiyografik romanından uyarlanan Ryan Murphy etiketli karanlık suç gerilim draması The Shards, 6 Ağustos’ta Disney+’ta yayına başladı. Midnight Mass ve The Fall of the House of Usher’dan anımsanabilecek Igby Rigney’nin başrolde olduğu dizinin ilk dört bölümünün ardından The Shards’a dair izlenimlerimizi paylaşma zamanı. 1981 California’sı; ferah müstakil evler, şekil özel okullar, güzel arabalar. Oldukça varlıklı ama ilgisiz ailelerin lise son sınıfa başlayacak çocuklarının büyüme sancılarına ve hedonist yaşam tarzlarına konuk oluyoruz. Ayrıca okula yeni kaydolan gizemli bir genç ve bir de seri katil de dolaşmaktadır mahallede. The Shards; Amerikan Sapığı, Glamorama gibi çoksatanlarıyla Amerikan edebiyatında özel bir yere sahip Bret Easton Ellis’in 2023’te yayımlanan, aynı isimli yarı-otobiyografik / metakurgu son romanından uyarlama. Önceleri Luca Guadagnino ve Jacob Elordi gibi isimlerin adının geçtiği projede, özellikle American Crime Story serisi ile takdirimizi kazanmış Ryan Murphy de bir diğer yaratıcı / yönetmen olmuş. İlk gençlik yıllarında Amerikan Sapığı’nın önce kitabını okuyup sonra filmini izlemiş biri olarak ikisini de sevmiştim ama yine de filmin kitaba dokunamadığını da kabul etmeliyim. Ellis’in dilini, hayatın gerçeklerine karşı öğretici bir bakış açısı yaratması ve ona karşı gardınızı almanız konusunda yararlı bulmuştum. Ne kadar “büyüme sancıları” odaklı gençlik işlerini sevmesem de bir Evimiz Hollywood’da (Beverly Hills, 90210) geçmişi (!) de olan biri olarak dizi merakımı cezbetti. Cindy Crawford’ın kızı Kaia Gerber ve Richard Gere’in oğlu Homer Gere’in oynuyor olması yaşlanma paniğimizi beslerken keyifli de bir nostalji yaratacak gibiydi. Ellis’in senaryoya yansıyan edebi dili ve yarattığı karakterlerin kendine özgü soğukluğu ve sinizmi her zaman güzel. Ellis ve Murphy’nin dâhil olduğu bir işten bekleyebileceğiniz gibi o dönemi yansıtan müzik seçimleri de harika. Genelde müziğin işlere bu kadar sık yedirilmesini itici bulsam da burada enerjiyi yükseltme adına olumlu bir etmen. Ama bu kadar bol şarkının yanı sıra yoğun bir score kullanımı da yorabiliyor. Kullanılan dönem arabaları, evler hepsi çok şık. Tam bir LA ziyafeti. Kısaca paketleme klas. Genelde tanınmayan isimlerden oluşan genç oyuncu kadrosuyla da pek derdim olmadı. Başta Bret Easton Ellis’i canlandıran Igby Rigney olmak üzere hepsi tek başlarına iyiler. Ama aralarındaki kimyalarda biraz sorun olduğunu söylemeli. Bir tek, Türkiye’de dalgası geçildiği gibi, lise öğrencisi olmak için fazla büyük, kendilerinden fazla emin gözüküyorlar. Başka iyi yanı da gençlerle aileleri ve orta yaşlılar arasında karakter derinliği açısından net bir hiyerarşi kurulması. Aileler, polis, öğretmenler figürasyondan öteye gitmiyor. Bu kısmı doldurmak için üçüncü ve dördüncü bölümleri özellikle bekledim. Açıkçası ilk iki bölümden bir şey anlamak çok kolay değil. Her şey çok hızlı gelişiyor, bizi sertçe kolumuzdan tutup şımarık zengin çocuklarının materyalist dünyalarına itiyor yapım. Başlarda Jordan Roth’un Warhol çakması Steven’ı, benim için hâlâ American Beauty’deki karakterinde kalmış olan Wes Bentley’nin predatör Terry’si aşırı karikatürize ve mizah yoksunu gelmişti. Üç ve dördüncü bölümle beraber özellikle Terry bu karikatürizeliğin altını abartılı oyunculuğuyla biraz dolduruyor. Ama gerisi maalesef tutarsız. Yalan Rüzgârı tadında aşırı yavaş ilerleyen sahneler, bir anda yükselip alçalan yan karakterler, olan bitene karşı karakterlerin tepkilerinin tutarsızlığı, video klip tadında gereksiz uzun sekanslar derken dizi gittikçe, tabirimi mazur görün, bir “leşlik” bulutunun altına giriyor. Bu da bir Ellis – Murphy ortaklığından beklemediğimiz ve istemediğimiz bir durum. Roman uyarlaması olmasına rağmen senaryonun tamamen kontrolü kaybettiğini hissediyorsunuz. Yine de eğer dizi devamında mizah tonunu yükseltip daha çılgınca işlere girişirse belki bu eleştirileri manasız kılma ve eğlenceli bir yapıma dönüşme potansiyeli mevcut. Ama dört bölüm de bu beklenti için fazla uzun. Yapımda her ne kadar seri katillerin cirit attığı bir zaman ve mekânda olsak da bu konu dizilerde o kadar çok işlendi ki olay örgüsünün çabuk bayatlamasına neden oluyor. Bu kolaycılık merakınızı dinç tutmakta zorlanıyor. Konu oralara gitmeden, neoliberalizmin azıtma dönemini bu X kuşağının materyalist çocukları üzerinden göstermek de yeterince altı dolu bir iş verebilirdi sanki bize. Son olarak; dizi Ellis’in yarı-otobiyografik romanından uyarlansa da kendi karakteri Patrick Bateman’ı* oldukça andırıyor. Aslında neredeyse tüm karakterler onu andırıyor. Seri katil herkes olabilir gibi. Belki bu yüzden de açılıp ferahlayamıyoruz, şaşıramıyoruz. “Video Killed the Radio Star” eşliğinde video klip kültürünün başlangıcına yapılan vurgu şıktı. Şu sıcakta internetten Tom Collins tarifi aramamı sağladığını itiraf etmeliyim! İster istemez de keşke Patrick Bateman’ın gençliği konulu bir iş olsaydı diye hayıflandım izlerken. Yaşı 40 civarındakiler Beverly Hills Teens isimli çizgi filmi hatırlayacaklardır. Nedense ilk aklıma gelen o oldu. Yine Ellis’in bir romanından uyarlanan Rules of Attraction’ı da sayabiliriz. Malcolm in the Middle tadı almanız da olası, izleyince bana hak vereceksiniz! Dizi mantığında hâliyle ilk bölümlerde karakter tanıtımının ön plana çıkması ve seyircinin dikkatini çekebilmek için yaratılan coşku bazen yapımın aleyhine işleyebiliyor. The Shards’ın karanlık yüzü bu coşku nedeniyle başlangıçta gerekli konfor alanını bulamıyor kendine. Bu karanlığın güneşli California imgesiyle yaratması beklediğimiz tezat ise lafta kalıyor. Ayrıca genele de yayabileceğimiz bir sorun daha var. Mesela bu sene yine hayal kırıklığı yaratan Cape Fear uyarlamasını da görünce, son zamanlarda özellikle televizyon işlerindeki çok başarılı dekor, sinematografi kullanımlarına rağmen içerik konusunda baya zorluk çekildiğini söylemek lazım. Streaming platformlarının bolluğu ve rekabeti orijinal iş çıkarma konusuna maalesef yardımcı olmuyor. Televizyon 2. Altın Çağı’nı geçeli çok oldu. Şu an fazla arz ve düşük kaliteli hikâye anlatıcılığı fazındayız maalesef. Yukarıda bahsettiğim şey belki. Patrick Bateman, American Psycho filminden 25 yıl sonra, sosyal medya çağında yeniden canlanmayı hak eder diye düşünüyorum. Etrafıyla ilgili iç sesiyle, birinci tekil şahıstan betimlemeler yapan stil sahibi bir psikopattan sıkılmaz insan. *Amerikan Sapığı romanının baş karakteri. 2000 tarihli sinema adaptasyonunda Christian Bale tarafından canlandırılmıştı.