Sivert Høyem: Teenage Kicks

— Kaynak: Bant Mag

17 Eylül konseri öncesinde Sivert Høyem, müzisyenlerin büyürken dinlediği albümleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Teenage Kicks serimize konuk oldu.

Madrugada’nın 1999 tarihli ilk albümü Industrial Silence’dan bu yana Sivert Høyem, derin baritonuyla alternatif rock’ın en ayırt edici vokallerinden biri. Norveçli müzisyen, grubun yanı sıra 2004’te başlayan solo kariyerinde de hayli kalabalık bir katalog oluşturdu. Son yıllarda art arda yayımladığı On an Island (2024) ve Dancing Headlights (2025) albümleriyle bu solo külliyatına yeni halkalar ekleyen Høyem, 2026 Avrupa turnesi kapsamında İstanbul’a geliyor. 17 Eylül’de Blind organizasyonuyla IF Performance Hall’da gerçekleşecek konserin biletleri burada. Exiles’ın 20, Lioness’in 10 ve kendisinin 50. yaşını aynı dönemde karşılayan Sivert Høyem, müzisyenlerin büyürken dinlediği albümleri ve bu müziklerin üzerlerinde bıraktığı tesiri kurcaladığımız Teenage Kicks serimize konuk oldu. Ergenliğimin ilk yıllarında benim için çok önemli olan iki albüm, Iron Maiden’ın ikinci albümü Killers ile bu dönemin tam sonuna doğru yayımlanan R.E.M. albümü Out of Time’dı. Iron Maiden’ı çocukluk arkadaşım Thomas sayesinde keşfettim. Birlikte bol bol metal ve progresif rock dinliyorduk ama henüz “kendi müziğimi” bulmuş gibi hissetmiyordum. R.E.M.’i muhtemelen radyoda duydum. “Losing My Religion” çok büyük bir hit olmuştu; duymamak için sağır olmak gerekirdi. Üzerinde nasıl bir etki bıraktıklarını düşünüyorsun? R.E.M.’in müziği doğrudan benimle konuşuyormuş gibi geliyordu. Bir yandan da denesem benim de buna benzer bir şey yapabileceğimi düşündürüyordu. Metal gibi teknik ve hızlı değildi; gücünü duygudan alıyordu. Üstelik vokal aralığı da sesime çok daha uygundu. Sahnede söylediğim ilk şarkı “Losing My Religion”dı. Şu an dönüp baktığında hayatının nasıl bir dönemini temsil ediyorlar? Annemle babam bu dönemde boşandı ve pek sakin, sorunsuz bir ayrılık değildi. Bir yandan da ergenliğin bildik kaygıları ve güvensizlikleriyle uğraşıyordum. Sporda iyi değildim ama alışıldık anlamda bir inek de sayılmazdım. İlk grubumu kurduğumda insanlardan kısa sürede çok olumlu tepkiler almaya başladım ve o zamanlar bu benim için çok şey ifade ediyordu. Şarkı söylemenin doğal olarak yetenekli olduğum bir alan olduğunu hissettim. Küçüklüğümden beri her türden müziği içime çekmiş, radyoda çalan şarkılara eşlik etmiştim. Dolayısıyla sahneye çıktığımda fark ettiğimden çok daha fazla pratik yapmış durumdaydım. Yapmak istediğim şeyi bulmuştum. Hayatının bu döneminde senin için önemli olan diğer şeyler nelerdi? Tarih de çok küçük yaşlardan itibaren en büyük ilgi alanlarımdan biriydi. Ortaokulda çok sevdiğim birkaç öğretmenim oldu ve bu benim için çok önemliydi. O zamana kadar okul hayatım biraz kasvetli geçmişti. Doğru zamanda doğru öğretmenle karşılaşmak insanın hayatında muazzam bir fark yaratabiliyor. Müzik konusunda daha ciddi düşünmeye başladığım sıralarda Pearl Jam’in ilk albümü beni derinden etkiledi. The Doors da 1990’ların başındaki popüler kültürün önemli bir parçasıydı ve benim üzerimde büyük etkileri oldu. Yalnızca birini seçmem gerekirse ilk albümlerini söylerdim ama aslında hepsini seviyordum. Pearl Jam’in adını ilk kez bir arkadaşımın arkadaşından duydum. Bir festivalde Nirvana’yı izlemeye gidiyorduk ama o, asıl görmek istediği grubun Pearl Jam olduğunu söylemişti. Ne yazık ki konserleri iptal edildi. Buna karşılık Nirvana’nın yuhalanmasına ve üzerlerine plastik şişeler fırlatılmasına tanık oldum. Bence gayet iyilerdi; insanların neden onlara böyle davrandığını anlayamamıştım. İzlediğim ilk büyük rock konseriydi. Üzerinde nasıl bir etki bıraktıklarını düşünüyorsun? The Doors ve Pearl Jam, daha sonra Madrugada’ya dönüşecek grup üzerinde büyük etki bıraktı. Jim Morrison ve Eddie Vedder’ın inanılmaz bir duygusal yoğunluğu vardı. Müzik onlar için bir ölüm kalım meselesiymiş gibi geliyordu ve bu beni çok etkiledi. Eddie Vedder taklidini oldukça iyi yapabiliyordum; bu da bir süre kendi tarzımı geliştirmemin önünde engel oldu. Şu an dönüp baktığında hayatının nasıl bir dönemini temsil ediyorlar? Bir grupta çalma meselesini ciddiye almaya ve müziğe ilgimi genişletmeye başladığım dönemdi. Müzisyen olarak bir şeyler başarmayı kafama koyana kadar lise hayatım gayet güzel geçmişti. Bu kararı verdikten sonra okul benim için eziyete dönüştü. Oradan ayrılmak ve gerçek hayatımı yaşamaya başlamak için sabırsızlanıyordum. Şimdi dönüp baktığımda, kuzeyde geçirdiğim o son yıl depresyonla ilk kez karşılaştığımı düşünüyorum. Hayatının bu döneminde senin için önemli olan diğer şeyler nelerdi? Liseyi bitirdiğim yaz Knut Hamsun’un ilk dönem kitaplarından Victoria ve Pan’ı okuduğumu hatırlıyorum. O zamana kadar okumak hayatımda önemli bir yere sahip değildi. O zamana kadar biraz dağınık ve gelişigüzel biçimde tarih kitapları okumuştum ama bunlar beni gerçekten etkileyen ilk kurmaca eserlerdi. İkisinin de büyüdüğüm bölgede geçmesi aramızda ayrıca bir bağ kurdu. Kitaplarda böylesine güzel tasvir edilen coğrafyanın, çocukluğum boyunca her gün çevremde gördüğüm yerler olduğunu bilmek bana gurur veriyordu. 25 yıl sonra On an Island üzerinde çalışırken ikisini de yeniden okudum. Bu dönemde benim için en önemli iki albüm Jeff Buckley’nin Grace’i ile Grant Lee Buffalo’nun Mighty Joe Moon’uydu. İkisi de hâlâ en sevdiğim albümler arasında.