Sesin içine karışmak: Ben LaMar Gay ile konuştuk

— Kaynak: Bant Mag

Ben LaMar Gay ile Pan-Americana terimini, International Anthem’la ortaklığını, Yowzers’ta neşeyi kayda geçirme girişimini ve İstanbul konserini konuştuk.

Chicago’nun farklı müzik çevrelerinde uzun zamandır izine rastlanan Ben Lamar Gay ve müziğiyle tanışmam, 2018’de yayımlanan Downtown Castles Can Never Block the Sun albümüyle olmuştu. Öncesindeki yedi yıl boyunca yedi albüm kaydetmiş, ancak hiçbirini yayımlamamıştı. Downtown Castles ise International Anthem ekibiyle bu kayıtlardan 15 parça seçerek oluşturduğu bir akışa sahipti. Daha sonra yedi albümün tamamı da ayrı ayrı dinlemeye açıldı; takip eden yıllarda tematik açıdan daha sıkı şekilde örülmüş albümler yayımlamaya devam etti. Son albümü Yowzers’ta Ben LaMar Gay, çocukluğundan beri kulağında biriken sesleri ait oldukları dönemlerin dışına çıkarıp birbirleriyle konuşturuyor. Tanıdık ve beklenmedik olan arasındaki mesafeyi sıfıra inse de yol kat etme hissi hep baki; parçalar başladığı yerden epey uzağa varabiliyor. 36. Akbank Caz Festivali kapsamında 1 Ekim’de Babylon sahnesinde gerçekleşecek konserinden önce Ben Lamar Gay ile konuşma fırsatı yakaladım. Kişisel arşivinyle başlayan hikâye, sohbetimizde International Anthem çevresinde kurduğu dostluklara ve başkalarıyla müzik yapmanın onun için ne ifade ettiğine uzanıyor. Sonunda İstanbul’a geliyor olman çok heyecan verici. Bildiğim kadarıyla bir turne durağı değil; tek başına planlanmış bir ziyaret. Aslında ilk kez Makaya McCraven’la gelmiştim. Sanırım 2017’ydi ve çok kısa bir ziyaretti. O zamandan beri İstanbul’u çok düşündüm. Eski görüntüler, anılar aklımda kaldı. Bu kez birkaç günlüğüne gelip şehirde vakit geçireceğim. Festivalde çalacağım, sonra da İstanbul’u dolaşarak yeni arkadaşlar edineceğim. Bugün notlarımı biraz ayıklamak zorunda kaldım; müziğin bana sürekli yeni sorular sorduruyor. Müzikle ilk temaslarından başlayalım. Beş yaşında bir çocuk korosunda şarkı söylemeye başladığını biliyorum. O günlerden, başkalarıyla birlikte müzik yapmaya dair aklında ne kaldı? O zamanlar herhâlde tenordum, ne bileyim, küçük bir çocuktum. En güzel tarafı, koronun arkasında arkadaşlarla eğlenmekti. Topluluğun içinde, şakalardan oluşan gizli bir yeraltı dünyası kurmayı öğreniyorsun. Sağından solundan gelen şakaları duyuyorsun ama önünde başka bir ses de var. Sopranolar, altolar, koro şefi, orkestra, mekân… İlk anılarım bunlar. Sesin tam içinde olmak ama önüne geçmemek; bilerek onun içine karışmak ki şefin seni duymasın. Belki altolar şakayı biraz duyuyordur ama söylediklerin senden uzaklaştıkça silikleşip o büyük sesin parçası oluyor. Asıl hatırladığım şey bu. Müziğin için en yaygın kullanılan tanımlardan biri Pan-Americana. Bu tabir senin için farklı gelenekler arasında nasıl bir bağ kuruyor? O sözcük, şeylerin gerçekten birbirine karışmasıyla ilgili. Tam bir melezlikten bahsediyorum. Eski dünyadan, yeni dünyadan, gelecekten, geçmişten, kadim zamanlardan gelen bütün o geleneklerin karışımı. Ben de bunlardan oluşuyorum. İnsanların inançlarına, büyülerine, hatta yalnızca bir arkadaşından ya da müzik aracılığıyla duyduğun hikâyelere inanmak da bunun parçası. Hepsi seninle bütünleşiyor. O bağ hepimizin içinde var ve bu çok derinlere gidebilecek bir konu. “Americana”yı kullanmamın nedeni de sözcüğün dar anlamını kırmaktı. Tek bir ülkeyle ilgili değil; dünyanın bu tarafındaki bütün topraklarla, farklı yerlerden tanıştığım insanlarla; Güney, Orta ve Kuzey Amerika’yla ilgili. Ben burada doğdum ama tek bir ülkenin, hükümetin veya kültürün ötesine geçmek istedim. Başka coğrafyaların müziğine açılan kapı, benim için babamın müzik setiydi. Pan-Americana’yı düşünürken aklıma gelen şey bu. Chicago’dayken plaklar, CD’ler, kasetler, videolar aracılığıyla seslerle tanıştım; şimdi internet var. Burada otururken Türkiye’yi, Fas’ı, Japonya’yı öğrenebiliyorum. Pan-Americana, Chicago’nun güney yakasından biri olarak başka yerlerden gelen bütün bu sinyalleri müzik ve teknoloji aracılığıyla almamla ilgili. Tabii insan olarak bir şeylere isim koymamız gerekiyor; paketleyip satabileceğimiz adları seviyoruz. Bununla hepimiz uğraşıyoruz. Hayatımın bir döneminde, bu kadar çok şeyi içinde barındırdığı için o terimi düşündüm. İnsanların çevrelerini hikâye anlatmak ve bir mekânı titreştirmek için nasıl kullandıklarını görmek de beni etkiliyor. İstanbul sokaklarında geçirdiğim altı saat bile üzerimde iz bıraktı. Arkadaşlarımla ve o zamandan bu yana öğrendiklerimle geri dönecek olmak beni heyecanlandırıyor. Downtown Castles Can Never Block The Sun (2018) albümüyle epey vakit geçirdim; sabah yürüyüşlerinde sık sık dinlediğim bir albümdü. Belki de bu yüzden müziği hareket fikriyle ilişkilendiriyordum. Parçaların farklı dönemlerde yapılmış ama yayımlanmamış kayıtlardan bir araya getirildiğini öğrenince, albümde duyduğum hareketin müziğin izlediği yolla da ilişkili olduğunu düşünmüştüm. Bugün geriye baktığında Downtown Castles kendi serüveninde nerede duruyor? Yıllar önce evde tek başıma hayaller kurarken, benim duyduğumu duymak isteyen birileri olduğunu düşünüyordum. Albümü yayımladıktan sonra tanıştığım insanlarla karşılaşmaya kendimi hazırlıyordum sanki. Ortada henüz bir albüm yokken zihnimde beni bekleyen insanlar vardı. Bir dinleyici kitlem varmış gibi kayıt yaptım; eminim bunu pek çok insan yapıyordur. Beatler, şarkılar yapıyoruz; hard disklerde, bilgisayarlarda kişisel arşivler biriktiriyoruz. Geriye dönüp bakınca o kayıtlar aileme, arkadaşlarıma ve artık hayatıma girmeye başlayan gelecekteki arkadaşlarıma bırakmak istediğim kişisel arşivimdi. O albümü düşününce, onları paylaşma cesaretini bulmamı ve paylaşmama yardım edecek insanlara duyduğum güveni hatırlıyorum. International Anthem ekibi de bu insanların başında geliyor. Sürekli başkalarıyla ortak işler yapıyoruz. Bir noktada birinin bir fikri oluyor ve “Harika fikir, ben de varım” diyorsun. Sonra ister bir plak çıkaralım ister parti düzenleyelim, o fikri birlikte hayata geçiriyoruz. Albümün ortaya çıkış biçimi, bir plak şirketiyle çalışmaya başlamak alışıldık bir yol değil. Bu deneyim, yıllar içinde International Anthem’la ilişkini nasıl etkiledi? Uzun zamandır yaptığım şeylerin devamı gibi geliyor. İnsanlarla tanışmak, stüdyoya girip kayıt yapmak, ortaklıklar kurmak… İlk grubumdan, ilk hip hop crew’umdan beri yaptığım şeyler. Chicago’daki hip hop kültüründen geliyorum. Bir araya gelip trenleri, binaları boyamaya karar verirdik ve yapardık. Parti vermek istiyorsak el ilanları hazırlardık. International Anthem da şehirde koşturup kültür ve paylaşmak için bir şeyler yapan o ergenlik hâlinin bir devamı. Artık hepimiz hayatımızın başka bir noktasındayız; herkesin emeği, topluluğun gücü ve bu hikâyeye ilgi duyan insanlar sayesinde fikirlerimiz daha uzağa ulaşıyor. Bir araya gelip dünyayı sallayan bir ekibin klasik hikâyesi. Kesinlikle, hem de pek çok farklı versiyonu var. Yaratıcılığın ve sevginin tarafında olduğun zaman genelde güzel bitiyor.