Ölüme gitmek, ileriye yaşamak: Ali Vatansever ve Onur Gözeten ile Bir Arada Yalnız üzerine

— Kaynak: Bant Mag

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nden beş ödülle ayrılan Bir Arada Yalnız filmini yönetmeni Ali Vatansever ve başrollerinden Onur Gözeten ile konuştuk.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödülleri de dâhil olmak üzere beş ödülle ayrılan Bir Arada Yalnız; izlemesi zor bir hikâyeyi duygusal manipülasyona başvurmadan, güçlü oyunculuklar ve titiz bir yönetmenlikle anlatıyor. Seyirci için böylesine zorlayıcı bir filmin yapım süreci, yönetmen ve oyuncu açısından nasıl bir deneyime dönüşmüştür? Bu sorunun artan merakı ve filmden geriye kalan yoğun duygularımla filmi, bir arada yalnızlığı ve hazırlık sürecini konuşmak üzere yönetmen Ali Vatansever ve Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü’nün sahibi Onur Gözeten ile buluştum. Filmin adıyla başlamak istiyorum. Yalnızlık sizin için nedir? Bir arada yalnızlığın, yalnızlıktan farkı nedir?Ali Vatansever: Çok güzel. Film ismi; süreç içerisinde değişip dönüşen, son hâlini alan bir şey. Benim için en başında filmin ismi Bir Arada Yalnız olacak gibi bir durum yoktu. Filmin ismine vardım ben. Tabii ki Saf filmimdeki gibi oyunlu bir başlık bu. Bir yandan da aslında şöyle özetleyebilirim: Bence bu çağda bir aradalığımızın içerisinde çok yalnızız, yalnızlığımızın içerisinde de çok bir aradayız. Benim için yalnızlık kısmına gelince… Bu çağdaki refleksten örnek vereyim; mesela öğrenci kısalarını izliyordum, yanımdaki bir izleyici arkadaş sıkıldığı ilk anda cep telefonuna döndü ve o yalnız kalma hâliyle mücadele etmek için hemen bir kaçışa yöneldi. Bir cama tıklayarak karşı taraftaki insanlarla etkileşime geçti. Bence yalnızlık gerçekten yalnız olmak ve durmakla alakalı. Belki de yalnızlık o anda olmakla alakalı ve o anda olmanın getirdiğini kabul etmekle alakalı bir şey.Onur Gözeten: Bana da yalnızlık hem kaçınılmazmış hem de mümkün değilmiş gibi geliyor. O yüzden bir arada yalnız olma konsepti, hâlihazırda yaşadığımız durumun çok güzel bir özetiymiş gibi hissettiriyor. Bu nedenle filmin ismini çok sevmiştim. Senaryoyu okurken de öyleydi. Senaryoyu okumaya başladığım andan itibaren oyuncu olarak da okur olarak da bir deneyim sunuyordu. Ne yaparsak yapalım yalnızız ama ne yaparsak yapalım bir arada yalnızız. Bu, aslında bana hayatın ikircikliğini ve zıtlıkların ne kadar da bir arada ilerlediğini ve beslediğini anlatan bir isim diyebilirim.Ali Vatansever: Buna şöyle katkı sunmak isterim; filmin Sinema Genel Müdürlüğü’ne verdiğimiz ismi “Bir Arada ve Yalnız”dı. Bir Arada Yalnız hâlinin, yani ikisinin kendini tamlayan hâlinin daha doğru olduğunu düşünüyorum.Saf’tan sonra yine toplumsal bir meselenin içinden bireysel bir hikâyeye yakınlaşıyoruz. İki film arasındaki zamanda yönetmenlik yaklaşımın açısından nasıl bir değişim görüyorsun?Ali Vatansever: Biz yönetmenler olarak toplumsallık ve bireysellik kategorilerini düşünmüyoruz. Tabii ki filme dair karar verici olan festivaller, market, eleştirmenler seçimlerini bir kategoriyle vuruşturarak yapıyorlar. Zaten Bir Arada Yalnız tam da bununla alakalı. Bence bu toplumsallığın içerisinde bir bireysellik var. Film bireysellikten geçerek, orada evde olarak da bir toplumsallık üretiyor. Bunları ayırmak, zaten hayatı kategorileştirmek gibi. Ben hayatı kategorik olarak ele alan bir sinema anlayışında yaşama hâlinin de hayatı temsil etmekte yetersiz kalacağını ve bizi kendi laboratuvarlarımıza hapsedeceğini düşünüyorum. Bazıları bu laboratuvarlara fanus, akvaryum diyor. Bizi buralara hapsedeceğini, insanlığımızdan ya da insan trajedisinden alıkoyacağını düşündüğümden dolayı toplumsal ve kişisel bir şey olarak düşünmüyorum. Tabii ki bir önceki filmim Saf ile ilgili röportajlarımı okuyunca buraya bir geliş hâlim olduğunu da düşünüyorum. Ara duraktan sonra dönüştüm. Yeni filmle beraber dönüşmeye devam edeceğim. O yüzden kendi durduğum yerde böyle bir geçiş hâli de var. Giderek de kategoriye yerleştirmesi zor bir sinema yapıyorum. Film izlemesi zor bir hikâye anlatıyor ama özellikle İzzet’in yaşadığı acıyı seyirciyi ağlatmaya yönelik bir araç olarak kullanmaktan kaçınıldığını düşünüyorum. Onur, bu senin için İzzet’i oynarken nasıl bir yol yarattı?Onur Gözeten: Benim en başından beri istediğim, yapmak istediğim sinema bu tarzda zaten. Tiyatro eğitimi aldığımda da karakterlerin gölge yanlarını gösterirken, bunu seyirciyi manipüle edip hemen o karakter hakkında bir fikir yaratmamak üzerine oyunculuk araçları geliştirdim. Hocalarım da çok yardımcı oldu sağ olsunlar. Ben herhangi bir yönetmenimin böyle bir amaç doğrultusunda olduğunu gördüğümde çok mutlu oluyorum. İzzet özelinde bu tabii ki çok zordu. Ben de filmi izleyince rahatladım çünkü İzzet’in yüzünde hep kaytan, minicik bir gülümseme var. Ben o kadar olduğunun farkında değildim. Çok mu acıyacak insanlar diye de korkuyordum. Çok mu üzülecekler acaba? Bence bizim işimiz duyguları yaşamak değil. Duyguları yaşamak biraz seyircinin işi ve hangi duyguları yaşayacakları onlara kalmalı. Tecrübelerine, o gün yaşadıklarına, kendi karakterlerine göre… Biz sadece gerekli hazırlığı yapıp, bazı durumları ortaya çıkarmaktan mükellefiz.Ali Vatansever: Sette bu kaygı bana da çöktü. Ben ağlak bir film yaptığıma inanmıyordum. Sonra bir de baktım büyük monitörden izleyen ekipteki herkes ağlıyor. Her sahnede mi ağlıyorlar? Niye ağlıyorlar? Ağlak bir film yapmıyoruz, bir şey yanlış burada diye düşünüyordum. Sonra, ilk haftanın sonunda durdum ve boş günümüzde çektiklerimizi kurguladım. Gerçekten ağlayacak mıyız, bir şey yanlış mı gidiyor diye bakmak içindi. Tam bir duygu çökecekken başka sahneye geçiliyordu. Deneyim de öyle değil mi? Baba, anne ve oğlun bedenine girdiğin zaman bir yerden sonra geri çıkamayacağın derecede bir trajedi ve gözyaşı çöküyor. Oraya girdiği anda hemen hop diye başkasına zıplıyorduk. Böyle bir yöntemle açıklayabilirim.Onur Gözeten: Kurgu biraz farklı olsaydı böyle olmazdı. Senaryoda da aynı şekildeydi. Yönetmenin niyetiyle alakalı. Onu yapmak istemiyordu zaten. Benim sevdiğim sinema da o yönde.Ali Vatansever: Onu yapmak isteyen bir yönetmen de alır; vurur, vurur, ağlarız. Belki sponsorlarımız olur. Peçete sponsorlarımız olur mesela. İstersen o da olur tabii ki ama niyetle ve belki de dikkatle alakalı.Başlangıçta seyirciyi gerçek olmayan bir dünyanın içine sokuyorsun ancak ilerledikçe VR dünyası hem İzzet hem bizim için bir kaçıştan ziyade ihtiyaca, nefes alabileceğimiz bir alana dönüşüyor. VR sahnelerini kullanırken kontrollü davrandığını düşünüyorum. Seyircinin ve İzzet’in bu dünyayla kuracağı ilişki nasıl tasarlandı?Ali Vatansever: Müthiş, senin bu tanımını çalacağım diye tahmin ediyorum. “Kaçış” yerine “ihtiyaç”. Biz aslında sıfırıncı noktada, deneyimli izleyiciler, sinemaseverler olarak gençlerin oyun dünyalarını, sanal dünyaları, oradaki var olma hâllerini kaçış olarak nitelendirme eğiliminde oluyoruz. Dediğin gibi filmin içerisinde bu alan kaçtıkları bir yer değil de var oldukları, başka ihtiyaçtan doğan bir alan olursa zaten o dünyaların hepsi birleşmeye başlıyor. Gençler için o dünya, aslında kategorik olarak ayrı bir şey değil. Hayatlarının devam ettiği bir yer. O yüzden de senin dediğin şey bunun cevabı gibi oluyor. Ben de öyle bir ada tasarladıktan sonra elimde kamerayla o adaya girip gezdim. Gerçekten aldım ve taktım gözlüğü. Hangi açıları olabilir diye adada geziyordum. Bir an gökyüzüne baktım, gökyüzü çok gerçek gözüküyordu. Süper gerçek olmuş ve buradan başlayalım, dedim. Güzel bir gökyüzüne bakarken birden gökyüzünden Ronaldizzo belirsin istedim. Tam da “Bu gerçek mi?” diye düşünürken birden kendimizi inanılmaz yapay bir yerde buluyoruz. Sonraki göl sahnesinde de ben yönetmen olarak elimde kamerayla duruyorum. O sırada Gizmo ile Ronaldizzo karşımda flört ediyor. Ben gerçekten onları, iki tane gencin flörtleşmesini izledim. O sırada ben sanal bir göl kenarındayım gibi düşünmedim. İzleyicide de umarım o duygu, yani sanallık yok olmuştur ve orada gerçekten flört eden iki tane genci izlemişlerdir. Hayat da böyle zaten, kategorik düşünüyoruz ama güvende hissettikten sonra kategorileri yıkmaya cesaretimiz oluyor. En azından hayatın trajedisiyle, insanlığın durumunun acısıyla o şekilde mücadele ettiğimizi düşünüyorum.Gerçek dünya