Klara and the Sun: Androidler güneşe dua eder mi?
— Kaynak: Bant Mag
Jenna Ortega’nın “Yapay Arkadaş” Klara’yı canlandırdığı Klara and the Sun, Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanını Taika Waititi’nin ellerine teslim ediyor.
Filmekimi kapsamında Türkiye prömiyerini yapan Klara and the Sun, Kazuo Ishiguro’nun aynı adlı romanını Taika Waititi’nin ellerine teslim ediyor. Jenna Ortega’nın güneş enerjisiyle çalışan “Yapay Arkadaş” Klara’yı canlandırdığı filmde, oyuncular Mia Tharia ve Amy Adams’a Natasha Lyonne ile Steve Buscemi eşlik ediyor. Ishiguro’yla Waititi’nin aynı evde buluşması merak uyandırıcı: Biri, kibar bir konuşmanın ortasında insanın içini daraltmayı; diğeri ise tuhaf bir karaktere gülerken ona ne ara bağlandığımızı unutturmayı iyi biliyor. Bu kez evin kapısını bir robota açıyorlar. Ben bir süre Klara’nın yanında oturacağım çünkü insanlar kendilerini anlatırken sesleri biraz fazla iyi niyetli çıkıyor. İnsanlığın III. Dünya Savaşı’nı da aradan çıkardığı, interneti kötüye kullanmaktan kaybettiği ama çocuklarına yapay bir arkadaş satın alabildiği belirsiz bir gelecekteyiz. Mekânlarımızsa, 1960’ların renklerini kuşanmış retrofütürist bir şehir ile dış dünyayı kapıda bırakmaya pek elverişli, gözlerden uzak bir kır evi. Klara, vitrinde seçilmeyi bekleyen ve güneş enerjisiyle çalışan bir Yapay Arkadaş. Daha gelişmiş modeller piyasaya çıkmışken, hasta bir genç kız olan Josie’nin dikkatini çekerek kendine bir ev bulur. Fakat bu evde arkadaşlık etmek, birlikte vakit geçirmekten biraz daha fazlasını gerektirir. Yasın ve söylenmeyenlerin arasında Josie’yi iyileştirmeyi kendine görev edinen Klara, yardım için bildiği en büyük güce başvurur: Güneş’e. İnsanlar zekâyı geliştirmenin, yalnızlığı gidermenin yollarını bulmuş fakat kaybetme ihtimaline katlanmayı hâlâ öğrenememiştir. İnsanlık, yalnızlığın çaresini de satın alınabilir hâle getirmiş. Kutuyu açıyor, arkadaşınızı çıkarıyor ve sizi sevmesini bekliyorsunuz. Waititi’nin sinemasında ve televizyon işlerinde beni yakalayan bir damar var: Karakterlerin tuhaflıklarına alışırken savunmasızlıklarını da öğreniyoruz. Boy’da babasını hayal gücüyle temize çeken çocuk, Hunt for the Wilderpeople’da birbirine alışan iki inatçı kaçak… What We Do in the Shadows’un kabul görmek isteyen vampirlerine de uzanan bu damar, burada insanları anlamak için bütün dikkatini seferber eden bir makineye varıyor. Klara bir yüz ifadesini çözmeye çalışırken ben, karşısındaki insanın o ifadeyle neyi örtmeye çalıştığını seziyorum. Malum, Yapay Arkadaşlar her şeyi insanlarından öğreniyor. Buradan hareketle Kazuo Ishiguro’yla Hiromi Kawakami ve Sayaka Murata arasında küçük bir hat çekmek istiyorum. Üçünü aynı vagona bindiren, insanlığın kendisi hakkında verdiği parlak referanslara pek güvenmemeleri malum. Kawakami, insanın kendine ayırdığı başköşenin altından sandalyeyi usulca çekiyor: İnsanla hayvanın, doğal olanla yapay olanın sınırları kayıyor ama birileri yine bağlanmanın, birbirine bakmanın yolunu buluyor. Kozmik ölçekte işler karışmış olabilir; gündelik hayat beklemiyor. Murata’da ise doğarken elimize tutuşturulan liste başa bela: İş bul, eş bul, çocuk yap, uygun yerde gülümse. Bir maddeyi atlayınca çevreden teknik destek geliyor. Normal hayatın denetim mekanizmalarını görmek için uzaylı istilasına gerek yok; akşam yemeğinde evlenmeyi düşünmediğinizi söylemeniz yeterli. Klara da insanlık meselesine mağaza müdüründen ve diğer Yapay Arkadaşlardan dinledikleriyle katılıyor. Dikkatini veriyor, öğreniyor, karşısındakini önemsiyor. İnsanların aynı işi hangi yeterlilikle yaptığıysa meçhul. Doğuştan gelen ayrıcalıkların böyle bir rahatlığı var. Arkadaşlık için üretilen makine kendini kanıtlamak zorunda, biz insanız diye mülakatsız alınıyoruz. Bilim ve teknoloji bizi geleceğe götürmüş. Duygusal emeği başkasına yaptırma konusunda da gelişmeleri yakından takip etmişiz elbette. Klara’nın yolu önce bir çocuk kitabına çıkacakmış. Ishiguro hikâyeyi küçük okurlar için düşünmüş, karanlık tarafları ağır basınca proje yetişkinlere kalmış. Biz zaten hazırlıklıyız, kitaplıkta yer açarız. Waititi de romanı bir havalimanında alıp uyarlamasının kolay olacağını düşünmüş. Çalışmaya başlayınca ilişkilerin karmaşıklığı kendini göstermiş. Klara’nın Güneş’e inancı biraz da teknik özelliklerinden filizleniyor. Ishiguro, Klara’nın güneş enerjisiyle çalışmasının dünyayı yorumlama biçimini belirlediğini anlatıyor: Kendisini besleyen gücün insanlara da iyilik yapabileceğini düşünüyor. Yazarın ilgisini çeken, örgütlü dinin tarihsel yüklerinden bağımsız bir inanma dürtüsü. Bir robotun enerji kaynağı, aynı zamanda metafiziğinin başlangıç noktası olamaz mı yani? Ishiguro’nun uyarlama masasının iki tarafını da tanıması Waititi’nin şansı diyebiliriz. Kurosawa’nın Ikiru’sunu 1950’ler Londra’sına taşıyan Living (2022)’in senaryosunu yazmış kendisi. Hatta 2023’te Oscar’a aday gösterilmişti. Ishiguro’nun metnini okurken insan bir süre sonra Klara’nın yanına oturmak ve “Bak, orada öyle demek istemedi aslında.” diye araya girmek istiyor. Sonra duruyorsunuz; sizin kaçırdığınız ayrıntıyı o çoktan görmüş. Havada bir an fazla bekleyen el, söylenen sözle pek uyuşmayan yüz ifadesi… Hepsi kayıtlarda. Yalnız bunların ne anlama geldiği konusunda henüz anlaşamıyoruz. Görüş alanının kutulara bölündüğü anlarda, aynı insanın yüzünde birkaç farklı duygu yan yana durabiliyor. Hangisine inanacağız? Klara’nın anlatımı o kadar özenli, o kadar kibar ki bazı cümlelerin acısı biraz geç çıkıyor. Kendisine yapılanları anlatırken bile ev sahipleri hakkında kötü konuşmuş olmak istemez gibi. Siz sayfanın kenarında çoktan birkaç kişiye darılmışsınız; o hâlâ iyi bir arkadaş olmanın yollarını düşünüyor. Ah canım benim. Waititi’nin filmindeyse bu mesafeyi korumak biraz daha zor: Klara artık karşımızda, üstelik Jenna Ortega’nın yüzüne sahip. (Filmdeki “Meksikalı Yapay Arkadaş getirmişsiniz eve.” anını hatırlayalım!) Kitapta bir cümlesine takılıp neyi anlayıp neyi anlamadığını düşünürken filmde bir hareketine gülmüş, ardından başına bir şey gelmesin diye endişelenmeye başlamışız bile. Fikrimce uyarlamanın esas yön değişikliği burada. Ishiguro, Klara’nın sakin anlatımının içinde bizi kuşkularımızla baş başa bırakırken Waititi, mizahın ve görselin yardımıyla ona duyduğumuz yakınlığı jestlere, sakarlıklara ve karşılıklı bakışlara taşıyor. Ortega’nın bedensel tutukluğunda önce komik bulduğum bir hareket, Klara’yı tanıdıkça başka bir ağırlık kazanıyor. Adams’ın bir cevabı geciktirmesiyse karşısındakini tarttığı o kısa bekleyişe dikkat kesilmeme yetiyor.