“Karışık kaset kaydetmek gibi”: Nada Kitap ve cebe sığan Kapsül çizgi romanları
— Kaynak: Bant Mag
Nada Kitap’ın kurucusu Burak Serin’le dört farklı çizgi romanı cep boyu bir “sezon”da buluşturan Kapsül serisi üzerine konuştuk.
Çizgi romanın alışıldık ölçülerine, türlerine ve hatta nasıl bir nesne olması gerektiğine pek bağlı kalmayan Nada Kitap, kataloğunu başından beri farklı çizim dilleri ve anlatım biçimlerinin yan yana gelebildiği bir alan olarak şekillendiriyor. Tuhaf, tekinsiz, yer yer absürt ve kolay sınıflandırılamayan işler ağırlıkta; kitapların tasarımı ve fiziksel özellikleri de bu seçkinin bir parçası. Yayınevinin yeni serisi Kapsül ise bu yaklaşımı avuç içine sığan bir formata taşıyor. Dört kitabın bir araya geldiği ilk Kapsül “sezonu”, birbirine benzeyen işleri aynı başlık altında toplamak yerine farklı estetikleri ve anlatım biçimlerini yan yana getiriyor. Cep kitabı ölçeğinin çizgi romana açtığı başka bir okuma deneyimini merkezine alan seri, aynı zamanda Nada’nın kataloğundaki beklenmedik karşılaşmaları daha belirgin hâle getiriyor. Kapsül’ün Bettica (Romane Granger), Vitray (Joe Kessler), Humma (Nicolas Pegon) ve Spa (Erik Svetoft) kitaplarından oluşan ilk sezonunu ve Nada’nın çizgi roman yayıncılığına nasıl baktığını, yayınevinin kurucusu Burak Serin ile konuştuk. Çizgi roman yayıncılığında büyük boy, gösterişli baskı ve koleksiyonluk edisyonlara doğru bir eğilim varken Kapsül fikri nasıl ortaya çıktı? Kapsül’lerden önceki son kitabımız Tanıdık Sima, boyut olarak ufak bir kitaptı. Orijinali de ufaktı yani. Zaten çizeri Michael DeForge’un diğer kitapları da benzer boyutlarda. Biz bu kitabı yayımlamaya boyutu ufak olduğu için karar vermemiştik ama fark ettik ki bu formatın da kendine has bir anlatım biçimi ve okuma deneyimi var. Öte yandan, okur için yanında taşıması, bizim için depoda kapladığı alan gibi birçok avantajı da var. Ayrıca Türkiye’de rastladığımız bir format da değildi. “Acaba böyle bir seri yapabilir miyiz?” diye düşünürken geçen sene katıldığım Frankfurt Kitap Fuarı’nda, Fransız bir yayınevinde buna benzer bir seçki gördüm. Oradan ilhamla Kapsül’ü tasarladık. Küçük kitapların kesinlikle kendine özgü bir çekiciliği var. Kapsül’ü tasarlarken bu “nesne olarak arzu edilirlik” ne kadar önemliydi? Arzu edilir olma kısmına biraz takıldım. Psikanalizde bir tabir vardır, “istemediğin şeyi arzulamak” diye. Böyle düşününce Kapsül’ün sadece bir arzu nesnesi olması, istenmeyen veya içi boş bir şey gibi tınlaması hoşuma gitmiyor. Elbette şık bir tasarımı olmasını istedik. Ama bu arzu edilirliğin kitapların içeriğiyle birlikte düşünülmesi beni daha çok mutlu eder. Birbirinden farklı tarzda ve türde dört kitabı bir araya getirmek, birlikte düşünmek oldukça zorlu bir süreçti. Bence çekiciliği ve arzu edilirliği biraz da buradan geliyor. Nada mecralarında Kapsül için klasik yayın dizilerinden biraz farklı olarak “sezon” kelimesi kullanılıyor. Neden seri ya da koleksiyon yerine sezon? Bunun sebebi benim asıl mesleğimle alakalı sanırım. Sinemacı / akademisyen bir kariyerim var. Hayatımın büyük çoğunluğu üniversitede ders anlatarak ve setlerde görüntü yönetmenliği yaparak geçti. O yüzden Sinema-TV sektöründeki dizi mantığını Kapsül’e çok yakıştırdım. Sonuçta seri kelimesi birbirini takip eden bir şeyi çağırıştırıyordu. Koleksiyon kelimesi ise biraz iddialı tınladı. Aslında kitapların da birbiriyle bir ilişkisi olmadığı için “sezon” da tam karşılamıyor. Olsa olsa Black Mirror gibi her bölümün farklı bir konusu olduğu epizodik dizi sezonu sanırım en doğru benzetme olur. Kapsül’deki dört kitap da gerçeklikten çıkmanın ya da ona başka bir yerden bakmanın yollarını araştırıyor gibi. Hafızayı silmek, büyüye sığınmak, halüsinasyon yoluyla hakikate ulaşmak, bedeni arındırmak… Kitapları bir araya getirirken aralarındaki bu akrabalığın üzerine düşünüyor muydunuz? Bu benzerlik tamamen bir tesadüf olmuş. Kitapları bir araya getirirken öncelikli hedefimiz, birbirinden tümüyle farklı estetiğe sahip kitaplar seçmekti. Karışık kaset kaydetmek gibi yani. Ama elbette her kitap seçerken olduğu gibi bu seçkiyi yaparken de “bu kitap Nada’ya yakışır mı?” diye çok defa kendimize sorduk. Sanırım Kapsül’deki akrabalık da bu sorudan kaynaklanıyor. Her kitabımızın kendine has bir üslubu olmasına özen gösteriyoruz. Bir tanesi bir diğerine benzemiyor ve bunu bilerek yapıyoruz. Ama anlatı olarak da bir tercihimiz var elbette. Ben kişisel olarak “straight story” dediğimiz, ne anlattığı belli, üzerine kafa yorulması gerekmeyen hikâyeleri sevmiyorum. Sinemada da edebiyatta da çizgi romanda da… İstiyorum ki anlamı üzerine okur düşünsün ve tekrar tekrar düşünsün. Bir noktada da sanırım “mutlu” ve “gerçekçi” hikâyeleri de pek sevmiyorum. Hani bu dört kitapta da herkesin arafta salınıyormuş gibi olması genel olarak Nada’ya özgü bir durum sanırım. Spa’da bireysel iyilik, arınma ve kendini gerçekleştirme söylemleri; görünmez emek, sınıfsal eşitsizlik, sömürü ve bedensel çürüme üzerinden tersyüz ediliyor. Sence kitap günümüz wellness kültürünü mü eleştiriyor, yoksa daha geniş anlamda kapitalizmin her şeyi, hatta iyileşme arzusunu bile metalaştırmasını mı? Evet, katılıyorum. Kitap yalnızca wellness kültürünü eleştirmiyor elbette. Kapitalizmin nüfus ettiği her şeyde bu çürümeyi görmek mümkün. Ama bu kitap wellness kültürü, iyileşme ve arınma mitleri üzerinden bunu yapıyor. Bu mitlere inanmasanız, pratik etmeseniz bile anlatılan sizin hikâyenizdir demek doğru olur. Bettica’da insanın acı veren anılarından kurtulabilmesi ilk bakışta bir özgürleşme imkânı gibi görünüyor. Fakat hafızayı ortadan kaldırdığımızda kimliğin, sorumluluğun ve iyileşmenin ne kadarı ayakta kalabilir sorusunu da gündeme getiriyor sanki. Sence kitapta unutmak şifaya mı, yeni bir şiddet biçimine mi karşılık geliyor? Bence kitapta anlatılan şey, hafızadan kaçışın olmadığı yönünde bir argüman. Yani unutmaya çalışmak ne kadar uğraşırsan uğraş mümkün değil. Yine psikanalizden yardımla söylemek gerekirse, travma ve hafıza ilişkisi tam olarak böyle çalışıyor diyebiliriz. Unutmaya daha çok uğraştıkça, daha çok maruz kaldığın bir acı. Hatta mitolojik hikâyelerdeki gibi unutmak bir hediye olduğu kadar bir ceza; bir ödül sansak da aslında bir lanet. Vitray’daki karakterler çoğu zaman hayatlarının kontrolünü ellerinde tutuyormuş gibi davranıyor, ancak bir tesadüf, arzu, aile ilişkisi ya da doğaüstü müdahale onları bambaşka yönlere sürüklüyor. Kitabın özgür irade ve kader arasındaki ilişkiye dair nerede durduğunu düşünüyorsun? Ben Vitray’ın, hem Kapsül’ü hem de Nada’yı çok iyi yansıttığını düşünüyorum açıkçası. Başı sonu belli olmayan; ne olup bittiği basit, düz bir mantıkta ilerlemeyen ve tamamen çocuksu çizimlerle anlatılmış hikâyeler. Arafta salınmak veya senin deyişinle sürüklenmek tam da bu. Bu naiflik ve kendini ciddiye almama hâli bana kendimi çok iyi hissettiriyor. Bir şeyler oluyor ama ne olup bittiğinin de bir önemi yok. Hayatta bunu biraz kabullenmek gerektiğini düşünüyorum. Buna özgür irade veya kader demezdim de daha ziyade başına geldiği hâliyle yaşamak derdim. Joe Kessler’ın hikâyelerinin -en azından bana- öğrettiği şey, belirsizlikle yaşamayı öğrenmek. Humma’da mistik bir deneyimin ardında biyolojik ve kimyasal bir neden bulunması, yaşanan deneyimin anlamını azaltır mı? Bir vahyin nedenini bilimsel olarak açıklayabilmek, onun kişi üzerindeki ruhsal ya da felsefi etkisini geçersiz kılar mı?