Isabelle Huppert ile The Blood Countess üzerine: Karakteri ciddiye almak zorunda olmamak
— Kaynak: Bant Mag
Isabelle Huppert ile The Blood Countess’ın çok dilli ve kural tanımaz dünyasını, vampirliği ve karakter psikolojisine mesafeyi konuştuk.
Isabelle Huppert, uzun soluklu kariyeri boyunca Claude Chabrol’dan Hong Sang-soo’ya çok sayıda yönetmenin filminde rol almış olsa da birçok sinemasever tarafından “psikopat, şiddete eğilimli kadın” imajıyla hatırlanır. Hem gençliğinde hem de ilerleyen yaşlarında bu tanıma tabana tabana zıt roller üstlense dahi kendisinin de bu imajdan içten içe hoşnut olduğu içindir belki, sinemanın hafızasında Huppert bu küstah, tutkulu, zeki ve soğuk bakışlarıyla içimizi delen figürde vücut bulur. 2026’da festivallerde gösterilen üç filmin başrolünde oynayan, bu yapımlara paralel olarak tiyatro oyunlarında rol alan Huppert, benzerine az rastlanır bir çalışma ritmine ve disiplinine sahip. Geçtiğimiz mart ayında gerçekleşen Luxembourg City Film Festival (Uluslararası Lüksemburg Film Festivali) kapsamında onunla görüşmeye hazırlanırken zihnimde şekillenen ilk düşünce tam da bu yüzden Huppert’in kariyerine şekil veren bu çok yönlülüğün, onu ve oyunculuğunu bir avuç rol üzerinden ele almayı imkânsız kılmasıydı. The Piano Teacher’ın (La Pianiste) Erika’sı, The Ceremony’nin (La Cérémonie) Jeanne’ı ve Elle’in Michèle’i Huppert’in büyük bir zevkle inşa ettiği kamera önü personasının vazgeçilmez parçalarıydı elbette. Oysa başarılı oyuncu, paradoksal biçimde bu çerçeveye karşıt nitelikteki bağımsız komedilerde, anaakım Fransız filmlerinde, duygusal dramalarda rol almakta ısrarcıydı sanki. Açılışını Berlinale’de yapan; benimse Lüksemburg’da izleme şansını bulduğum Ulrike Ottinger imzalı The Blood Countess (Die Blutgräfin), Huppert’in farklı yüzlerini bir arada buluşturduğu için etkiledi beni öncelikle. Etnografik belgesellere yönelmeden önce Yeni Alman Sinemasının queer ve feminist damarını temsil eden Ottinger’in tohumlarını neredeyse 30 yıl önce attığı ve hayata geçirmek için uzun zaman beklediği The Blood Countess, kendi imajını alaya almasını bilen başrol oyuncusu Huppert gibi auteur imzasını, auteur’lük statüsüne kafa tuttuğu ölçüde taşıyor esasında. Huppert’in 21. yüzyıl Viyana’sında vampirleri yok etme gücüne sahip kadim bir kitabı ortadan kaldırmak için emektar hizmetçisiyle birlikte şehri altüst eden kana susamış karizmatik Kontes Elizabeth Báthory’yi canlandırdığı filmi senaryosuyla anlatmaya çalışmanın, filmin ruhuna ihanet ettiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Bunun en önemli sebebi ise Kontes’in vampir olmak istemeyen “vejetaryen” yeğeni Bubi ve ona bir türlü inanmayan terapistinden, şehirde öldürülen onca kurbana rağmen Kontes’in vampir olduğunu anlayamayan şapşal dedektiflere kadar birbirinden renkli, absürt ve göze batan karakterlerle süslenen filmin, hikâyesinin içeriğinden çok onu anlatma biçimiyle öne çıkması. Hem Ottinger’in rejisinde hem de Huppert’in performansında varlığı buram buram hissedilen geç dönem üslubunun sağladığı kural tanımaz, hınzır ve küstah özgürlüğün mümkün kıldığı bir film bu. Huppert’in Ottinger’le çalışmaktan ve camp kraliçesi unvanını her yönüyle hak ettiğini kanıtlayan bu karakteri canlandırırken aldığı keyif yalnızca beyazperdede değil; filmin ardından sıcağı sıcağına kaldığı otelde buluştuğumuzdaki ruh hâlinden de hissediliyordu. Başarılı oyuncunun performanslarını entelektüelize etme, analizler üzerinden kategorilere konumlandırma çabalarına yönelik profesyonel kayıtsızlığı ve mesafesi ise en kendine has ve şaşırtıcı özelliğiydi hiç şüphesiz. The Blood Countess kariyerinizdeki ilk vampir filmi. Role nasıl hazırlandınız? İlham almak için başka filmler izlediniz mi? Pek sayılmaz. Vampir filmi izleyen biri olduğumu söyleyemem. Bir açıdan bunun iyi olduğunu da düşünüyorum çünkü filme belli bir düzeyde naiflikle yaklaştım. Ama çekimler devam ederken filmde rol alacağımı söylediğim insanlar heyecanlanıp şaşırıyordu. Neden bilmiyorum ama onların zihninde bir şeyler canlandığını hissediyordum. Dolayısıyla insanların benim, daha doğrusu [Ulrike’yle] bizim bu filmi yapmamıza dair duydukları heyecandan ilham aldığımı söyleyebilirim. Geçmişte sahnede ve kamera karşısında rol yapmak arasında pek fark görmediğinizi sık sık dile getirmiştiniz. Ancak The Blood Countess‘ta teatralliğin fazladan bir katman olarak filme eklemlendiğini hissediyoruz. Bu katman performansınızı ve karakterinizi nasıl etkiledi? Bir nevi özgürlük tanıdığı kesin çünkü teatrallik sizi duygusallıktan uzaklaştırıyor ya da karakteri fazlasıyla psikolojik bir düzlemde yorumlamanıza engel oluyor. Nasıl bir tona karşılık geldiğini çok biliyorsunuz. Karaktere ciddiyetle yaklaşmak zorunda olmamak da oyuncuyu son derece özgür kılıyor. Filmin daha çok masala benzediğini söyleyebilirim sanırım. The Blood Countess ve Madame Hyde dışında doğaüstü ve fantastik niteliklere sahip bir filmde rol almamıştınız sanırım. Evet, öyle de denebilir. İşin komiği, Madame Hyde‘ı da Lüksemburg’da çekmiştik. Ya da karıştırıyor olabilirim çünkü Serge Bozon’un iki filminde rol aldım: Tip Top ve Madame Hyde. İkisini ya da bir tanesini burada çekmiştik. Ama bu benzetmeniz hoşuma gitti. Serge Bozon’un gerçekçilikten uzak ve son derece yaratıcı bir dünyası var. Hikâyeleri hep hayal gücüyle beslenen ayrı bir gerçeklikte geçiyor. Bu filmde de benzer bir durum söz konusu. Performansınızı izlerken, bu filmlerde büyük bir keyifle ve zevkle rol aldığınızı kesinlikle hissedebiliyoruz. Bu tip rollerde daha sık rol almamanızın özel bir sebebi var mı? Aslında benzer filmlerde rol aldım. Tam olarak böyle değillerdi elbette. Her filmden böylesini bekleyemezsiniz. Ama Ulrike Ottinger’in farkı da bu zaten. The Blood Countess filmi de onu yansıtıyor. Öyle bir film ki karakterin kim olduğunu, nasıl biri olduğunu sorgulamıyorsunuz. Dürüst olalım şimdi, kimin umrunda ki? Benim umursamadığım kesin! Umursamadım çünkü hazırlık sürecinde bile nasıl bir yere gittiğimizi görebiliyordum. Filmi izlerken hangi dönemde geçtiğini kestiremiyorsunuz. Ama [Kontes’in] sihirli kitabı arayışında bile insanları peşinden sürükleyen biri olduğunu anlıyorsunuz. Filmde en çok neyi seviyorum, biliyor musunuz? Ortadan kaybolmasını. Bence harika bir fikir bu. Bir anda varoluşu sona eriyor. Karakterin psikolojik boyutunun öne çıkmadığını belirtmeniz çok ilginç çünkü senaryodaki diyaloglar daha önce Malina ve The Piano Teacher filmlerinin metinlerinde imzası bulunan Elfriede Jelinek’e ait. Üçü de karakter odaklı filmler olsa da The Blood Countess daha az konuşmaya dayalı bir metin. Aralarındaki farkı nasıl değerlendiriyorsunuz? Açıkçası metni okurken [Jelinek’in] Avusturyalı olduğunu anlıyorsunuz. Avusturya’ya özgü çok belirgin bir üslubu var. Elfriede Jelinek ve Thomas Bernhard gibi figürleri düşünün. Hem sert hem komik hem de küstah bir yaklaşım arasında gidip gelen bir tarza sahipler. Bu da insana büyük bir özgürlük tanıyor, çünkü söylediklerinizle aranıza ciddi bir mesafe koyabiliyorsunuz. Hem komik hem sert hem de biraz şapşal olabiliyorsunuz. Elfriede’nin Ulrike’yle senaryo üzerinde çalışarak bu açıdan katkı sağladığını söyleyebilirim. “Bir filmde rol almaya karar verdiğinizde, deneyim hiçbir şey ifade etmiyor. Akla gelebilecek en deneyimli yönetmen için bile geçerli bu. Geçmişte bir sürü film yapmış yönetmen de ilk filmini çekecek yönetmen de çekimlerin ilk gününde aynı konumda.” Diyaloglardan bahsetmişken, bunların hepsi çok dilli filmler. Hem siz hem de diğer oyuncular farklı diller konuşuyorsunuz. Bu durum çekim sürecine nasıl yansıyor? Sanırım bu durumun filmin başlangıç aşamasında ne tür zorluklara yol açabileceğini en iyi Ulrike anlatabilir. Sonuçta ben Fransızım ve etrafım Birgit Minichmayr ve Lars Eidinger gibi Almanca konuşan oyuncularla çevriliydi. Filme başlamadan önce Ulrike’ye filmi hangi dilde çekeceğimizi sormuştum. Çünkü farklı ülkelerden bir sürü oyuncu bir araya gelince, ortak yapım sahteliği hissediliyor. Aslında insanlar filmi izlerken birden çok dil konuştuğumu sanıyor. Çünkü bazı replikleri Almanca söylüyorum. Aynı şekilde Birgit ve Lars’ın da bu farklılıkları ortadan kaldıracak ve çok dilliliğe bir anlam verecek seviyede Fransızca replikleri var. Hem kökenler hem de diller arasındaki sınırlar bulan