Invisible Threads’e uzanan yarım asır

— Kaynak: Bant Mag

Stockholm’den İstanbul’a, Oriental Wind’den Invisible Threads’e: Adam Rudolph, Okay Temiz ve Hacı Ahmet Tekbilek’in yarım asırlık yolculuğu.

Adam Rudolph’un müziği, farklı coğrafyalara duyduğu merak kadar yıllar içinde birlikte çaldığı insanlarla da şekillendi. Okay Temiz ve ağustos ayında aramızdan ayrılan Hacı Ahmet Tekbilek’le dostluğu da bunun en uzun soluklu örneklerinden biri. Üçlünün 2025 sonbaharında İstanbul’da beş müzisyenin daha katılımıyla kaydettiği Invisible Threads, 18 Eylül’de Omni Sound etiketiyle yayımlandı. Dokuz parçalık albümün ardında Rudolph, Temiz ve Tekbilek’in farklı şehirlerde, farklı topluluklarda birlikte çalarak geliştirdiği bir müzikal yakınlık var. Ortak bir anlayışın, yıllardır paylaşılan bir açıklığın izlerini taşıyor. Invisible Threads’e uzanan bu hikâyeyi, 1970’lerin İsveç’inden bugüne kısa bir tarihçeyle izliyoruz. Invisible Threads’in geçmişindeki ilk sağlam düğüm, Okay Temiz ile Hacı Ahmet Tekbilek’in 1970’lerde İsveç’te başlayan ortaklığı. İstanbul’da doğan Temiz, 1960’ların sonunda Stockholm’e taşındı. Burada cazı farklı müzik gelenekleriyle yan yana düşünmeye başladı; Don Cherry, Johnny Dyani ve Mongezi Feza’yla çalması da kulağını yeni seslere açtı. Temiz’in 1974’te kurduğu Oriental Wind, Avrupa cazındaki enstrümanlarla Anadolu’dan üflemeli ve telli çalgıları aynı toplulukta buluşturuyordu. Piyanist Bobo Stenson, basçı Palle Danielsson ve saksafoncu Lennart Åberg gibi İskandinav cazının önemli isimlerinin yanında ney ve gayda çalan Hacı Ahmet Tekbilek vardı. Grubun kadroları zamanla değişse de temel prensip muhafaza ediliyordu. Makam bilgisi ve aksak ritimler, caz topluluğuna eklenen yerel renkler olarak kalmayacak; doğaçlamanın yönünü ve müziğin kuruluş biçimini belirleyecekti. Adana’da doğan Tekbilek, çok sayıda üflemeli ve telli çalgıya hâkimdi; ancak nefesi uzun, gerektiğinde keskinleşen ney icrası onun müzikal kimliğinin merkezi oldu. 1974’te Oriental Wind’e katılmak üzere İsveç’e taşındı. Tekbilek’in makam ve tasavvuf müziği birikimiyle Temiz’in Afrika, Latin Amerika ve Anadolu ritimleri arasında dolaşan vurmalı üslubu, grubun müziğini sıradan bir “Doğu-Batı sentezi” tarifinden uzaklaştırdı. Chicago’nun South Side bölgesinde büyüyen Adam Rudolph’un çocukluğunda Muhal Richard Abrams, Art Ensemble of Chicago ve Air’in müziği yanı başındaydı. AACM müzisyenleri okuluna konser vermeye gelir, Rudolph da öğle arasında onları dinlerdi. 16 yaşında trompetçi ve eğitimci Maulawi Nururdin’le çalışmaya başladı. Henüz 18’inde Maulawi’nin 1974 tarihli albümünde yer aldı. Rudolph 1977’de Gana’ya gitti. Orada hem müziğin konser salonundan ve kayıt formatından önce gelen toplumsal ve kozmolojik işlevleriyle hem de Gambiyalı kora ustası Foday Musa Suso’yla tanıştı. Suso ve çocukluk arkadaşı Hamid Drake’le kurduğu Mandingo Griot Society, 1978’den itibaren Batı Afrika müzikleri ile Chicago’ya özgü doğaçlama reflekslerini yan yana getirdi. Rudolph yıllar sonra “küresel müzik” başlığı altında anılacak bu yaklaşımı hiçbir zaman hazır gelenekleri birbirine yapıştırmak şeklinde ele almıyordu. Bir müzisyenin başka bir kültürle çalışırken o kültüre saygı duyması, aynı zamanda kendi sesini kaybetmemesi gerektiğini savunuyordu. Okay Temiz ve Hacı Ahmet Tekbilek’le yolları ilk kez Paris’te kesişti. Uzun bir buluşmanın etrafında gelişen bir dostluktan ziyade, benzer soruların peşindeki müzisyenlerin turneler, festivaller ve ortak tanıdıklar aracılığıyla birbirini tekrar tekrar bulduğu bir dönemdi bu. Üçü de vurmalıların, nefesin ve tekrarın “eşlik” görevinden daha fazlasını üstlenebileceği müzikler üretiyordu. Üçü de kendi çalıştıkları gelenekleri kalıplar ve kapalı sistemlerden uzak işliyor; doğaçlamayı bilgi ve kişilik arasındaki canlı ilişkinin daimi bir parçası olarak kodluyordu. Bu temasın bir başka aracısı Don Cherry’ydi. Temiz, 1960’ların sonundan itibaren Cherry’yle çalmış; birlikte Avrupa ve ABD turnelerine çıkmış, Live in Ankara ve Orient gibi kayıtlarda yer almıştı. Rudolph ise Mandingo Griot Society’nin ilk albümüne Cherry’yi telefonla davet etti. Cherry teklifi kabul etmekle kalmadı; Rudolph ile Hamid Drake’i İsveç’te kendisi ve görsel sanatçı Moki Cherry’yle birlikte yaşamaya ve çalmaya çağırdı. Tågarp’taki eski okul binası, günün herhangi bir saatinde müzik yapılabilen; resim, tekstil, yemek ve doğaçlamanın birbirinden ayrılmadığı bir ortamdı. Rudolph burada Ornette Coleman’ın harmolodik düşüncesiyle tanıştı, beste yapmaya cesaretlendirildi ve kültürler arası çalışmanın turistik bir alıntı işine dönüşmeden nasıl sürdürülebileceğine dair bir yaklaşım edindi. Karl Berger, Ingrid Sertso ve Ornette Coleman’ın kurduğu Creative Music Studio, üçlünün birlikte müzik yaptığı yerlerden biriydi. Woodstock’taki bu merkez, dünyanın farklı bölgelerinden icracıların kısa süreli dersler vermek üzere uğradığı bir okuldan fazlasıydı. Bir müzisyenin öğrenci, eğitmen ve çalışma arkadaşı rollerini aynı anda üstlenebildiği; cazın standart repertuvarıyla Afrika, Asya ve Orta Doğu müziklerinin yan yana geldiği bir buluşma noktasıydı. Rudolph 1980’de Mandingo Griot Society’yle merkeze geldiğinde yolu Hacı Ahmet Tekbilek ve Türkiye’den müzisyenlerle yeniden kesişti. Bu buluşmanın önemi yalnızca aynı sahneyi ya da çalışma alanını paylaşmalarında değildi. Rudolph, Gana’dan ve Don Cherry’den öğrendiklerini birlikte çaldığı müzisyenlerle yaptığı doğaçlamalara katarken Tekbilek, makam ve nefes bilgisinin serbest doğaçlamayla kurabileceği ilişkiyi araştırıyordu. Creative Music Studio’da birlikte geçirdikleri zaman, Rudolph ve Tekbilek’in birbirlerinin müziğini tanımasını sağladı. Bu yıllarda Rudolph bir yandan Pandit Taranath Rao’yla Kuzey Hindistan tablası üzerine uzun soluklu çalışmasına başladı; bir yandan da Eternal Wind’de kendi bestecilik dilini geliştirdi. Tabla eğitimini belirli bir geleneğin ustası olma iddiasıyla sürdürmediğini özellikle vurgulayacaktı. Onu ilgilendiren, ritmin zihinsel ya da matematiksel bir hesap olmaktan çıkıp beden, hafıza ve dikkatle nasıl birleştiğiydi. Temiz’in yıllar boyunca kendi vurmalılarını tasarlaması ve farklı coğrafyalardan ritimleri çalgının fiziksel imkânları üzerinden düşünmesiyle Rudolph’un yaklaşımı burada birbirine yaklaşıyordu. Rudolph’un 1988’de Yusef Lateef’le tanışması, kariyerinin en uzun ortaklıklarından birini başlattı. Nijerya’da geçirdiği dört yılın ardından ABD’ye dönen Lateef, Eternal Wind’i New York’taki Symphony Space konserine davet etti. Rudolph ile Lateef’in çalışmaları 2013’e kadar sürdü; 20’den fazla kayıt ve büyük topluluklar için yazılmış bestelere yayıldı. Lateef’in “otofizyopsişik müzik” adını verdiği; müziği kişinin ruhsal, fiziksel ve duygusal varlığından doğan bir ifade olarak ele alan düşüncesi, Rudolph’un sonraki projelerine de iz bıraktı. 1990’da Stockholm’de Rudolph, Lateef ve Ralph Jones aynı odadayken Hacı Ahmet Tekbilek ney çaldı. Rudolph’un aktardığına göre dört müzisyen de gözyaşlarına hâkim olamadı. Her biri, bir sesi ne kadar uzatacağını, nerede susacağını yıllardır kendi müziğinde arıyordu. Tekbilek’in icrası, ustalığını göstermeye çalışmadan bu birikimlerin ortak bir noktada buluşmasını sağladı. Rudolph’un müzikte “aşkın duygu” derken kastettiği şeye yakın bir andı bu muhtemelen. Bu deneyim, Invisible Threads’in manevi yol göstericilerinden biri sayılabilir. Albümü dinlerken neyi tek başına takip etmek pek mümkün olmuyor. Tekbilek’in çaldıkları insan sesine, yaylılara ve elektronik seslere karışıp sonra yeniden belirginleşiyor. Rudolph 1990’larda Moving Pictures’ı kendi besteleri için esnek bir topluluk olarak kurdu. 1999’dan itibaren geliştirdiği Go: Organic Orchestra ise besteci ile icracı arasındaki ilişkiyi daha köklü biçimde yeniden yontuyordu. Rudolph’un çizdiği grafik işaretler, el hareketleri, aralık dizileri ve ritmik malzeme müzisyenlere bir yön veriyor; sonuç, notaya eksiksiz biçimde aktarılmış bir eserin icrasından çok, kolektif kararların anlık kompozisyonuna dönüşüyordu. Rudolph’un kendi deyişiyle, Go: Organic yalnızca bir grup adı değil; uygulanabilir bir süreçti. Türkiye’de müzisyenlerle yürüttüğü Go: Organic Orchestra çalışmaları, Rudolph’un uzun yıllara yayılan ilişk