İlk şarkının ağırlığı: 10 albüm, 10 açılış şarkısı

— Kaynak: Bant Mag

Son 25 yıldan seçtiğimiz 10 şarkı, iyi düşünülmüş bir açılışın albümün tamamına nasıl sirayet edebildiğini gösteriyor.

Dinleyicinin bir albüme giriş noktasının algoritmalar, çalma listeleri ve kişisel alışkanlıklarla giderek daha rastlantısal hâle geldiği bir dönemdeyiz. Açılış şarkıları artık çoğu zaman albümle kurduğumuz ilk temas olmayabilir. Yine de iyi düşünülmüş bir ilk şarkı, albümün bütününe bakışımızı değiştirme gücünü hâlâ koruyor. İyi açılış şarkılarının ortak bir formülü yok. Kimisi gürültüyle geliyor, kimisi neredeyse fısıldıyor. Bazısı ilk saniyede bütün kozlarını ortaya koyuyor, bazısı da dinleyiciye az sonra yaşanacaklar için hazırlık yapma imkânı tanıyor. Son 25 yıldan seçtiğimiz 10 şarkı, iyi düşünülmüş bir açılışın albümün tamamına nasıl sirayet edebildiğini gösteriyor. *”İlk şarkının ağırlığı: 10 albüm, 10 açılış şarkısı” YouTube Playlist’i için buraya, Spotify listesi için buraya. Interpol diskografisi birden fazla güçlü açılış şarkısı barındırıyor ama grubun ilk albümünü açan “Untitled”, dinleyiciyi az sonra kurulacak dünyanın içine çekme biçimiyle kesinlikle ayrı bir yerde duruyor. Carlos Dengler’in şarkıyı âdeta sırtlayan bas yürüyüşü, dokusal ses örgüsü ve Paul Banks’in donuk vokalleri ile Interpol estetiğinin DNA’sını daha ilk dört dakikada çözümleyen bir giriş. Paul Banks de 2017’de Magnet Magazine‘e verdiği röportajda parçanın yavaş yavaş açılan yapısı ve dinleyici için sindirecek çok fazla şey barındırmaması sayesinde konserlerin de değişmez açılışı hâline geldiğini anlatıyor: “İnsanları atmosferimize davet etmenin yolu buydu.” Çok mesafe kat etmeyen, hatta kimi zaman yerinden kıpırdamayan müziklerle dinleyicisini başka âlemlere taşıyabilmek, Juana Molina’nın en büyük becerilerinden biri. “Untitled”a benzer şekilde, “Paraguaya” da parçası olduğu albümün önerdiği dinleme biçimine hazırlamak için isabetli bir tercih olarak öne çıkıyor. Sabırla, tekrarlarla ve mikro değişimlerle sesleri kaynaklarından ayrıştırarak bir bütün yaratan Halo albümünün girizgâhı olarak, geri kalanında geçerli olacak fizik kurallarını usulca yürürlüğe koyuyor. Bir albümü peak noktasından başlatmak çok sık rastlanan bir tercih değil. Söz konusu ne zaman nereden vuracağı belli olmayan Liars gibi bir grup olunca, ilk darbeyi en sert yerden indirmeleri de şaşırtmıyor. Angus Andrew’un “I wanna run away” (“Kaçmak istiyorum”) ve “I wanna bring you too” (“Seni de götürmek istiyorum”) diye haykırdığı “Plaster Casts of Everything”, grubun dördüncü albümüne volkanik bir patlamayı andıran çiğ bir enerjiyle giriş yapıyor. “Protection” adlı kapanış parçasına ulaşıp albümü yeniden başa sardığınızda ise etkisi gram azalmıyor; yine afallatıyor, yine afallatıyor. Açılış şarkıları çoğu zaman dinleyicinin odağını tek bir yerde toplamaya çalışır. 44 dakikalık bir albümün 14 dakikalık açılış şarkısı olan “Blemish” ise her şeyi biraz bulandırmaktan kaçınmıyor. Sabitlenmeden yankılanan gitarlar, keskin sessizlikler, Sylvian’ın insanın içine çöken cümleleri ve bu cümleleri söyleyişi; şarkı bittiğinde akılda melodilerden ziyade kolay kolay dağılmayan bir ağırlık bırakıyor. Blemish, en küçük detayına kadar bir ayrılık albümü ve bu şarkı, sonraki yedi şarkının üzerine yerleşeceği duygusal zemini tek başına kuruyor. Dinleyiciyi bir zihnin kıvrımlarının içine çağıran bir açılış şarkısı “World”. Frank O’Hara’nın şiirlerinden ve Rick Bahto’nun filmlerinden ilhamla yazdığı parçayı, yaşadığı şehre bakıp onunla kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışan birinin günlüğü olarak tarif ediyor Julia Holter. Büyük laflar etmeden büyük meseleleri açan bir söz yazımı bu. Holter’in müziğinde cevaplardan çok sorular vardır; “World” de iki çarpıcı soruyla akılda kalıyor: “Sende ne arıyorum? Senden nasıl kaçabilirim?” Herhangi bir şarkıyı diğerinden öne çıkarmanın, ayrı bir şekilde kümelemenin mümkün olmadığı albümlerden biri Dandelion Gum. Fakat neresinden tutup çekiştirirseniz çekiştirin, “Forever Heavy” mutlak açılış şarkısı olarak “beni seç, beni seç” diye el sallıyor sanki. Güneşin altında sakız çiğnemekten bahseden, belki çok da iddiası olmayan bir şarkı ama o tanecikli synth dokusu ve ağır çekim melodisi duyulduğu anda analog BMSR dünyasının düş kuyusuna serbest düşüş başlıyor. Andrew Hung ve Benjamin John Power, ilk Fuck Buttons albümünü dinleyicinin işitme eşiğini yeniden ayarlayan bir parçayla açıyor. “Sweet Love for Planet Earth”, kristalimsi bir loop’u zangır zangır titreşen bas bloklarıyla örerek albümün voltajını ayarlıyor, ana aksını çiziyor. Yaklaşık 10 dakikaya varan akışında çığlık çığlığa zirveye ulaştığında ise boşalmak yerine askıda kalmayı seçiyor. Her geri dönüşte ilk dinleyişte yarattığı o elle tutulur sarsıntıyı yeniden hatırlatabilen nadir açılışlardan biri. Bir emprovize synthesizer solosuyla açılan “Gizli Duygular”, Felicita‘nın vaatlerinin ve marifetlerinin bir fragmanı olarak değerlendirilebilir. Albümün sık sık yön değiştiren ama hiçbir an savrulmayan akışına, suya usul usul alışır gibi teslim oluyoruz. Basın narin vurguları ile yavaş yavaş yükselmemizin ardından Lale Kardeş’in davulu ve Deniz Ağan’ın gitarıyla yeni odalar açıyor. Zemin titriyor, kayıyor ama denge bozmak yerine merakı diri tutuyor. İçine girdikçe katman katman genişleyen, kontrastı bol bir açılış şarkısı. Albümün ilk şarkısının stüdyoda mikrofonlara sızmış “We’re rolling” (Kayıttayız) anonsuyla başlaması, şu sıralar iyice parodi malzemesine dönüşen bir Netflix belgeseli ilk sahnesi tadı veriyor, kabul. Kapıyı resmen tekmeyle kırarak açan “Mess of Wires”ın başında duyulan o sesin Steve Albini’ye ait olması da bu birkaç saniyeye belgesel niteliği yüklüyor. Kanadalı üçlüden Alex Edkins, 2017’deki röportajımızda şarkının, Electrical Audio stüdyosundaki kayıt seansına başlamadan günler önce yazıldığını ve yalnızca birkaç tekrarda kaydedildiğini anlatmıştı. Albümün tamamına yayılan canlı çalım hissi, daha ilk saniyelerde üzerinizden bir kamyon geçmiş gibi fiziksel bir etki yaratıyor. Yağmurun sürekli yağdığı ama yangının asla sönmediği bir coğrafyanın ya da bir zamanın mantrası gibi çalışıyor “yowzers”. Sonraki parçaların kalabalık ses paletine kıyasla çok daha yalın, gospel unsurlarını ön plana taşıyan bir kayıt. Vokal armonilerinin piyano ataklarıyla çarpıştığı son düzlük, albümün geri kalanında karşılaşacağımız ses ilişkilerinin küçük bir provası gibi. Ben LaMar Gay’in sonbaharda 36. Akbank Caz Festivali’ne konuk olacağını da hatırlatmakta fayda var.