Eva Trobisch ve Max Riemelt ile Home Stories üzerine

— Kaynak: Bant Mag

Kino 2026 seçkisinin konuklarından yönetmen Eva Trobisch ve oyuncu Max Riemelt ile Home Stories (Etwas ganz Besonderes) filmini konuştuk.

Goethe-Institut Istanbul’un 65. yıl kutlamaları kapsamında düzenlenen Kino 2026: Alman Filmleri Türkiye’de seçkisinin konuklarından yönetmen Eva Trobisch ve oyuncu Max Riemelt ile Home Stories (Etwas ganz Besonderes) filmini konuştuk. Doğu Almanya’da geçen film; bireysellik, aidiyet, geçmişin yükü ve bir ailenin kendi hikâyesini kimin anlatabileceği gibi sorular etrafında dolaşıyor.Audition sürecinden sette kurulan aile dinamiğine, oyunculukta kırılganlıktan filmin gerçekçi ama yer yer masalsı atmosferine uzanma fırsatı bulduğum bu sohbet; filmin kendisi gibi kesin cevaplardan çok duyguların, çelişkilerin ve yarım kalmış hislerin izinde dolaşıyor. Bu kadar çok karakterin olduğu bir filmde herkes görünür ama aynı zamanda daha fazlası anlatılabilirmiş gibi hissettiriyor. Bu duygu sette nasıl kuruldu? Eva Trobisch: Evet, belki de hep bir bina gibi hissettiren bir film yapmak istiyordum çünkü aile benim için bir bina gibi. O binanın içinde dolaşabilirsiniz; farklı kapılardan içeri kısa kısa bakarsınız ama tamamen girmezsiniz. Sadece anlık görürsünüz. Senaryo sürecindeki temel fikir buydu. Bizim bir haftalık prova sürecimiz oldu. Hep birlikte mekânda vakit geçirdik, oyunlar oynadık, aile bireylerinin biyografileri ve ilişkileri üzerine çalıştık ama filmin ya da senaryonun tek bir sahnesini bile prova etmedik.Max Riemelt: Daha çok gizli şeyler yarattık. Kimsenin bilmemesi gereken sırlar gibi. Filmde açıkça yer almayan ama karakterlerin arasındaki bağlarda hissedilen şeyler. Hatta onların bile konuşmadığı şeyler.Eva Trobisch: Bu benim hayatı algılayış biçimime yakın bir film yaratma isteğimin parçasıydı. Hayat çoğu zaman klasik bir anlatı gibi işlemiyor çünkü. Tek bir baş karakterin tutarlı bir hikâye yaşadığı yapılar gibi değil. Daha çok anlam veremediğiniz şeyler, tutarsız deneyimler, yarım kalmış izlenimler var. Yeni bir ortama girdiğinizde olduğu gibi… Mesela bir partiye, sınıfa ya da iş yerine. İnsanları tam olarak tanımazsınız ama gözlem yaparsınız. “Bunların arasında bir şey var galiba”, “şurada bir ilişki dönüyor olabilir”, “bunların arasında bir sorun var” diye düşünürsünüz. Sadece kısa anlar görürsünüz, tam resmi değil. Benim hikâye anlatımına yaklaşımım da biraz böyle. Her şeyi bilen biri değilim. Seyirciye hayatın tamamını değil; sadece bazı anlarını ve hislerini göstermek istiyorum.Audition sürecinde Matze karakteriyle ilgili sizi en çok etkileyen ya da role bağlayan şey neydi?Max Riemelt: Matze hakkında aslında çok fazla şey bilmiyordum. Ortada bir senaryo vardı, karakterin nasıl biri olması gerektiğine dair bazı fikirler de vardı ama Doğu Almanya ya da aile temalı diğer filmlerdeki karakterler benim için bir referans oluşturmuyordu. Hatta açıkçası onlar benim için iyi örnekler değildi.Sinema benim için biraz icat etmek gibi. Teknik, hikâye ve anlatım biçimi olarak hep yeni bir şey bulmaya çalışıyorum. Benim için mesele biraz da ilişki kurmakla ilgili. İçimi açabileceğim, gerçekten güvenebileceğim bir ilişki. Oyunculuk eğitimi almadım, belirli bir tekniğim de yok. Ben daha çok insanları tanımaya çalışıyorum. Sonra zamanla açılıyorum ve bir noktada bir tür araç ya da duygusal köprü hâline geliyorum. Seyircinin karakterle bağ kurabilmesi için gerekli olan şey gibi. Yıllar içinde şunu fark ettim, oyunculuk bazen hiçbir şey yapmamaktan geçiyor. Yüzünüzle hissettiğiniz her şeyi hemen göstermemekten. Daha çok bazı şeyleri saklamakla ilgili. Gerçek hayatta da öyle ya; insanlara “Nasılsın?” diye sorduğunda kötü hissediyorlarsa bile bunu söylemezler. Yine de gözlerinden anlarsınız. Aslında bir şeyleri gizlemeye çalışıyorlardır. Film çekerken de önemli olan biraz kamerayı unutabilmek. Hata yapmaktan korkmadan denemeler yapabileceğiniz yaratıcı bir alan oluşuyor. Hiçbirimiz filmin kurgu sonunda nasıl görüneceğini de bilmiyoruz. Sürekli deney yapıyoruz. Zamanla birbirimize alışınca özgürleşiyoruz. Gerçek anlar da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Benim aradığım şey de bu. Matze’yi oynamak istememin nedeni de buydu aslında. Audition sırasında yaptığımız bazı şeyler benim için çok yeniydi. Mesela bana bir sihir numarası öğrettiler ve bunu diğer oyuncuya anlatmamı istediler. Sihrin nasıl çalıştığını açıklıyordum. Bu açıklama sırasında oyunculukla ya da repliklerle ilgisi olmayan gerçek bir bağ oluşuyordu. Sonra bir anda “Tamam, şimdi sahneye başlayabiliriz.” deniyordu. O anda meselenin tam da bu olduğunu hissediyorsunuz. Düşünmeye başlıyorsunuz, anda kalıyorsunuz, bağ kuruyorsunuz ve ancak o zaman sahne gerçekten çalışmaya başlıyor. Bu yüzden projeyi çok hızlı bir şekilde yapmak istediğimi hissettim. Tabii sonunda kararı onlar verdi. Eva Trobisch: Birlikte karar verdik.Max Riemelt: Evet, tabii ki birlikte verdik ama benim için bu süreç bir hediye gibiydi. Birilerinin audition ânını gerçekten kullanıyor olması çok özel geldi bana. Genelde audition şöyle olur; metni oynarsınız ve biter. Aslında sizi gerçekten test etmezler. Ben yönetmen olsaydım, oyuncunun bütün becerilerini görmek isterdim. Farklı şeyler yaptırır ve denetirdim çünkü asıl mesele, kafamdaki şeyi anlatabildiğimde karşımdaki kişinin bunu hemen anlayıp uygulayabilmesi. Bence bu ekibin yaptığı şey de buydu. Esnekliğinizi, rezonansınızı ölçmek. İnsan rahatsız olduğunda ya da korktuğunda genelde ya güvensizleşiyor ya da agresifleşiyor. Ben ise biraz garip hissettirse, hatta o an utanıyor olsam bile yeni şeyler denemeyi tercih ediyorum. Gerçekten birbiriniz için doğru insanlar olup olmadığınızı anlamanın en iyi yolu bence bu. Bu farklı audition tekniği ile ilgili bir şeyler eklemek ister misin Eva?Eva Trobisch: Bence casting süreciyle ilgili büyük bir yanlış anlaşılma var. İnsanlar bunun oyuncunun ne kadar iyi oynadığını seçmekle ilgili olduğunu düşünüyor. Oysa mesele daha çok birbirinizi seçmekle ilgili. Ortak bir dil bulabiliyor musunuz, birlikte keşfetmeye açık mısınız, aynı duyguyu paylaşabiliyor musunuz… İşin özü biraz bu.Max Riemelt: Aslında birbirinizin karşısında kendinizi tamamen açıyorsunuz. Çok kişisel bir şey bu. O kendi zihnini, düşünce dünyasını ortaya koyuyor; ben de kameranın karşısında gerçekten çıplak kalmayı ve bundan çekinmemeyi kabul etmek zorundayım.Eva Trobisch: Benim için casting hiçbir zaman oyuncunun en iyi performansı verip vermemesiyle ilgili olmadı. Ya da casting videolarına baktığınızda “en iyi performans bu muydu?” diye düşünmekle ilgili de. Daha çok birlikte kurduğunuz karşılaşma ve bağla ilgili. Aslında biz de birbirimizi cast ediyorduk bir yandan. Daha önce oyuncuların teknik olarak en iyi performansı vermediği casting süreçleri yaşadım ama aradaki bağ çok daha umut verici, ilginç ve merak uyandırıcıydı. Matze karakterinde de durum biraz buydu. Farklı kadınlardan farklı şeylere maruz kalan bir karakterdi. Bir sürü oyuncuyla görüştüm ama çoğunda biraz kendine acıma ya da küsme hissi vardı ve bu karakter için tamamen yanlıştı. Sürekli kendine acıyan ya da somurtan bir karakterin peşinden gitmek istemezsiniz. Max Riemelt: Bence mesele biraz kibirle de ilgili. İnsanlar anlaşılmamaktan, sevilmemekten ya da yeterince iyi görünmemekten korkuyor. Bugün bu gerçekten büyük bir problem. Sürekli kendi fotoğraflarımızı çekiyoruz, filtreler kullanıyoruz. Her zaman en iyi hâlimizle görünmek istiyoruz. Hollywood filmlerinde de çoğu zaman mesele iyi görünmek oluyor ama aynı zamanda karakterlerin insani olması da gerekiyor. Bana göre bir karakteri gerçekten insan yapan şey, insanın kendini açabilmesi. Hatta biraz çirkinlik bile gerekli çünkü o kırılganlık karakteri gerçek kılıyor. Burada yönetmene tamamen güvenmek zorundasınız. Yönetmenin sizi insanların sizi sevmeyeceği şekilde “çirkin” göstermek için değil; doğru bağlam içinde göstereceğine inanmanız gerekiyor. Bence özellikle bu sektörde birçok insan, nasıl algılandığını kontrol edememekten dolayı çok güvensiz hissediyor. Bu yüzden özel hayatlarında bile kendileriyle ilgili bir imaj yaratmaya çalışıyorlar. İnsanların onları sevmesini, beğenmesini ya da içinde olmak istedikleri projelere seçilmelerini istiyorlar ama bunu yaparken