Duygudurum: The Strokes - Reality Awaits
— Kaynak: Bant Mag
Beklenen albüm değil de kendi olmaktan çekinmeyen bir albüm var önümüzde.
Önüm, arkam, sağım, solum derken yeni The Strokes albümüne kavuştuk bile. Grup, albüme doğru yaklaşan aylarda inişleriyle çıkışlarıyla hep gündemdeydi: İlk önce mart ayında Coachella setindeki Trump rejimine karşı mesajlarıyla çok sağlam bir politik tutum sergilemiş, sonrasında Julian Casablancas Subway Takes röportajında ABD’de yaşayan beyaz Zionist kesimin ayrıcalıklarına karşı görüşlerini belirtmiş ve Amerikan politikasındaki beyin yıkama taktiğinin ne kadar etkili olduğuna dair uzunca konuşmuştu. Bütün bunlar olurken Coachella’dan günler önce gelen yeni albümün ilk teklisi “Going Shopping” ile hayranları biraz da düş kırıklığına uğratıp bir ay sonraki “Falling Out of Love” ile de durumu tam toparlayamamışlardı. Autotune’u fazla kaçırdıkları düşünülünce albüme dair beklentiler biraz düşmüştü sanki. Ha bir de ikinci tekliden birkaç gün sonra gitarist Nick Valensi’nin grupla beraber turneye çıkmayacağı açıklanmıştı. Bütün bunların üstüne albümün asıl yayım tarihi de bir ay ertelendi. Yani anlayacağınız, vaziyet epey karışıktı. Ne olursa olsun, yine Rick Rubin’in prodüktör koltuğunda oturduğu “yeni The Strokes albümü” heyecan verici bir hadise olduğundan albüme dair merağımız hiçbir zaman sönmedi. Kosta Rika’da gerçekleşen kayıt sürecini belgeleyen kısa film In Transit: Part II’yu da buraya bırakıyoruz. Albümün bu biraz da olaylı roll-out sürecinde resmî web sitelerine de yeni bir imaj verdiler. Bu erken 2000’lerde internet estetiği zaten bir süredir ortalıklarda dolanıyor (bkz. DIIV’ın soul-net.com‘u). Albümün adı (Gerçeklik bekliyor) ile birleşen bu estetik, glitchlerle dolu o ilk internet çağını aslı olmayan bir kopyaya -yani kendi simulakrasına- dönüştürüyor. Post-internet çağında bu simüle edilmiş nostaljiyle karşılaşmak, tam olarak neyi özlediğimiz hakkında bizi durup düşünmeye zorluyor. Geçmiş, gelecek, gerçeklik, kopyalar, orijinaller ve nostalji kavramlarıyla pinpon oynuyor grup. Sadık dinleyici kitlesinden geçer not alan The New Abnormal’dan altı yıl sonra nasıl bir işle geri dönecekleri merak konusu olan The Strokes’un yeni stüdyo albümü Reality Awaits’in his haritasını çıkardık. Açılış parçası “Psycho Shit” albümün en karanlık numarası. “Karanlık” burada hem gizemli hem de depresif anlamında. Adım adım büyüyen, Casablancas’ın manipüle edilmiş bariton vokallerinin spot ışığını giderek gitarlara bıraktığı; âdeta duymak istemediğimiz gerçekleri başımıza boca eden bir parça. Casablancas’ın yan projesi olan The Voidz’un autotune / vocoder yüklü vokal tarzı bu parçaya da sıçramış. Uzaklardan gelen yağmur bulutları parçanın bridge’inde tepemizde birikip dolu hâlinde yağmaya başlıyor. Bir militarizm kritiği, fidanlar gibi “kurşundan bombalar ektiğimiz” ve “yaşayabilmek için ölmeyi öğrendiğimiz” bu zamanda savaşın ne kadar normalleştirildiğine kafa yoruyor grup. Parçanın karanlığını da zaten bu büyük “kötülük” ve bu kötülüğün gücünün mutlaklığı veriyor. “Kötü”yü hem kişisel hem de kurumsal düzeyde ele alıyor parça. Sıradaki “Dine N’Dash”te tempo biraz artsa da yüzümüzü pozitivizme dönüyoruz sanmayın. Staccato riffleriyle grubun yıllar içinde yarattığı ses dünyasında hemen yerini bulan parçada, hem içe hem dışa dönük gözlemler var. Şarkıya ismini veren “bir restorandan hesabı ödemeden kaçmak” anlamına gelen tabir bu şarkıda biraz tüketim alışkanlıklarımıza bir eleştiri; gerek maddi dünyada, gerek ilişkilerde, gerek de teknoloji kullanımımızda. Bir karşılık ödemeden harcamak ne demek? Ve bizim hakkımızda ne der? Manipüle edilmiş vokalleri bu parçada bir kenara bırakan Casablancas, tutumunun açıkça duyulduğu bütün bu toplum boyutundaki sorunlara teslim olmayacağını anlatıyor. Parçanın, belki de bütün albümün, doruk noktası ise Casablancas’ın ironi dolu “Mükemmel gidiyor! (“It’s going great!”) haykırışı. Üçüncü parça “Lonely in the Future” başladığında herkes gardını alsın, çünkü The Strokes yargı dağıtmaya geliyor. Casablancas Türkçe bilse “Sen giderken ben geliyordum” diye bir dövme yaptırır mıydı? Bu hırsla devam ederse, evet, belki. Aslında salınan gitarlarıyla ve keyiften dört köşe vokal icrasıyla tatlı bir dans şarkısı olarak da anabilirdik ama yüzeyde görünenin azıcık kazıdığımızda neler çıkıyor neler. İlk önce The Weeknd’in seneler önce giydiği ve açık bir şekilde The Strokes’un sahne kıyafetlerini anımsatan kombinine bir laf geliyor; hemen ardından grubundan “You Only Live Once” şarkısından sonra “YOLO” lafını tekrar piyasaya süren Drake anılıyor, ilerleyen saniyelerde sanırız “One Way Trigger”ın bestesini ödünç alan Harry Styles hiti “As It Was” da bir giyotine yatırılıyor. En ağır darbeyi ise 2020’de yine bir parasosyal ağız dalaşına girdiği Anthony Fantano’ya atıyor ve şöyle diyor: “Teknik konulara bağlı kal, çünkü o konuda iyisin ama hangi çağda olursa olsun sanatı tanıyabilecek biri değilsin.” (“Stick to the technical, ’cause that’s great, but you would not recognise art in any age”) Dinlerken insanın aklına “Bütün bunlar gerekli mi? Sürekli geriye dönüp dönüp ‘bunu ilk ben yapmıştım’ demek neyin hırsı?” gibi sorular gelmiyor değil. Albümün ikinci teklisi de olan “Falling out of Love”, yelkenlerin indirilip modun biraz sakinleştiği bir kayıt. İşlenmiş vokalleriyle birine artık âşık olmama hakkında konuşan, dertli bir şarkı. Önceki albümün Casablancas’ın boşanma sürecine değineni parçalarını hatırlatıyor. Sıradaki “Going to Babble on”, albümün başındaki yağmur bulutlarını dağıtıyor. Grubun diskografisinin erken işlerini en çok hatırlatan parça bu bence. Come Down Machine’daki The Strokes esansı, kesik gitarlar ve parçanın kendini çok da ciddiye almayan havasıyla buraya sızmış. İlk tohumları 2021’de New York belediye başkanlığı seçimleri sırasında Maya Wiley’nin kampanyasına destek verirken atılan şarkının, baskıcı rejimler ve bencil otoritelere söyleyecek sözü çok. Reality Awaits’in ilk teklisi ve autotune miktarıyla hayranların saçlarını tel tel kaldıran “Going Shopping”de sıra. Autotune meselesi neden bu kadar can sıktı, tam da emin değilim. Bence unutulma tehlikesiyle beraber gelen, herhangi bir The Strokes şarkısı. Aslında albümün duyurucusu olarak ideal, çünkü grubun -ve başlıca Julian Casablancas’ın- içinden geçtiği yaşlanma, artık popülerliklerinin zirvesinde olmama ve bir şekilde endüstride hâlâ güncel kalma endişeleriyle ilgili. Amerikan kültürünün zemininde yatan sürekli gelişim ve optimizasyon hâlinde olma fikriyle de dalga geçiyor grup. Konuyu buradan post-kapitalist düzendeki tüketim kültürünün insanlar için nasıl bir kaçış olduğuna bağlıyor Casablancas. Kişisel ve politik meselelerin her noktada birleşebildiğine iyi bir örnek. Kapanışa yaklaşırken, albümdeki tek balad diyebileceğimiz parça olan “Liar’s Remorse”u dinliyoruz. Enstrümental kısmında bir trampet solosu gibi duyulan partisyon aslında Valensi’nin gitarının pedallardan geçmiş hâliymiş. Konu ister politik ister duygusal olsun, içinde yaşadığımız dönemde insanların gerçek bir his veya zorlukla yaşamaktan kaçınmasını konu alıyor parça. “Bugün ne yapacağını yapay zekâya sor” diyen şarkıda Casablancas’ın sesindeki beşerî efektleri bir kenara bırakması belki düşünmeye değer bir konudur. “The Fruits of Conquest” akışın en parlak anlarından. Şarkı boyunca kendimizi ritim kısmının marifetli kollarına bırakıyoruz, ta ki en sonunda Casablancas’ın “Ben bir sülüğüm” (“I’m a leech”) dizesini giderek tuhaflaşana kadar tekrarladığı outro’ya ulaşana dek. Albümü kapatmadan, tam doğru dozlarda pop sezgisi ve şahsına münhasırlığın bir karışımı bu parça. “Tyrants of the Mellow Moon”un açılışını yapan ve şarkı boyunca devam eden gitar sesinin parçaya anında verdiği bir hüzün mevcut. Belki bu hüznün açılış melodisinin Radiohead’in “Faust Arp”’ına benzerliğiyle de bir ilgisi vardır. “Böylece bir yolculuğa daha çıkıyoruz” diye albüme referans eden ve albümün sonuna gelindiğinin farkında bir parça. Durup sadece albümün kendisine değil; grubun 25 yıllık serüvenine bakıyor “Tyrants of the Mellow Moon” ve biraz duygusallaşmaya izin veriyor. Casablancas’ın konuşur gibi icrasıyla ved