Carrie: Alın güncel King size

— Kaynak: Bant Mag

Carrie rolü için Summer H. Howell nokta atışı olmuş. Hem sanki başka bir dünyadan gelmiş hâli hem de güçlü mimikleriyle yarattığı enerji diziyi taşımasını sağlıyor.

Son yıllarda sinemasını Stephen King uyarlamalarıyla donatan; The Haunting of Hill House, Midnight Mass, Doctor Sleep gibi nitelikli korku yapımlarının ardındaki Mike Flanagan’ın son işi Carrie, Prime Video kataloğunda yerini aldı. Bu kez yüzünü King’in ikonik ilk romanına çeviren yönetmen, hikâyeyi modern dünyaya taşımış ve sürpriz olmayan biçimde türün hakkını yine sonuna dek vermiş. Akran zorbalığı, siber zorbalık, büyüme sancıları gibi konuların itici güç olduğu anlatıda, babasının zamansız ölümünün ardından dini fanatizmden nasibini almış annesi Margaret ile sürdüğü izole yaşamdan çıkıp devlet lisesine başlayarak hayatın acı gerçekleriyle yüzleşen Carrie White’ı takip ediyoruz. *Bu yazı, henüz Carrie dizisini izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir. Çoğu Stephen King eserinde olduğu gibi Maine’deyiz. Chamberlain bölgesinde ve günümüzde. Anne ve babası tarafından, dış dünyası sadece evin bahçesinden ibaret şekilde büyütülen Carrie; babasının bir iş kazasında ölümünden sonra okula başlamak zorunda kalır. Hem dünyayla hem de kendiyle ilgili öğreneceği çok şey vardır. Carrie, ABD kültüründe önemli bir yere sahip. Dünyanın en tanınan yazarlarından Stephen King’in “ergen zalimliği ve telekineziyi” bir araya getirdiği ilk romanı. İki yıl sonra da gene ABD’nin kendine has ve mühim yönetmenlerinden Brian De Palma’yı tanınan bir isim hâline getiren filmin de konusu. Ardından bir iki uyarlaması daha yapıldı. Özellikle 2013’teki Julianna Moore’un da yer aldığı yüksek profilli deneme bir modernleştirme çabasıydı ama o zamanki eleştiriler ilk filmin birebir kopyası olduğu ve yeni hiçbir şey söylemediği şeklindeydi. Yeni adaptasyonun yönetmeni Mike Flanagan’ın yavaştan “resmî Stephen King uyarlayıcısı” apoletini kazanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Sonuncusu (bende hayal kırıklığı yaratan) The Life of Chuck olmak üzere üç tane King uyarlaması var filmografisinde. Carrie ise dizi formatındaki ilk King denemesi. The Life of Chuck ile ilgili yazımda Carrie uyarlamasına biraz soğuk yaklaşmıştım. 1976 versiyonu yeterince iyi iken, bu artık can sıkmayı da aşmış “yeniden çekme” furyasında biraz paragöz bir yaklaşım gibi geliyordu. Ama bu önyargım biraz boşa çıktı.. İlk olarak, güncelleştirme hiç zorlama durmuyor. Bunu çok iyi kotarmış Flanagan. Okul saldırıları, akıllı telefon güdümlü voyörizm, Instagram’ın dominasyonu ve tabii ki ergenlik gibi ögeler eğreti durmadan hikâyeye iyi yedirilmiş. Özellikle Instagram konusu baya ön planda, esas aktör. Dizinin en önemli cast seçimi olan Carrie için Summer H. Howell nokta atışı olmuş. Hem sanki başka bir dünyadan gelmiş hâli hem de güçlü mimikleriyle yarattığı enerji diziyi taşımasını sağlıyor. Kariyerini tanımlayacak bir rol olması muhtemel. Üstüne yapışır mı? Onu zaman gösterecek. Özellikle başlarda bütün yük onun omuzlarında da değil. Annesi, okuldaki tipler, öğretmenlerin kendi hayatları, hepsi özenli ve gerçekçi şekilde verilmiş. Yapımın doğaüstü ögeleri gerçekçiliğiyle savaşmıyor. Toplamda orijinale sadık kalma ile güncelleştirip geliştirmenin dengesini iyi tutturmuş bir yapım var ortada. Yukarıda beğendiğim yönler bölümler ilerledikçe, özellikle de üçüncü bölümden sonra, biraz gücünü kaybetmeye başladılar ve ritmimiz sekteye uğradı. Genel anlamda aslında yan karakterlerin (burada Chris’in babasını ayrı tutayım) hem cast hem de yazım olarak içleri dolu. Ancak dizi her ne zaman ki “bir süper kahramanın doğuşu” çizgisine giriyor; Carrie dışındaki tüm karakterler güçlerini kaybediyorlar. Denge kayboluyor ve dağınıklık başlıyor. İlk bölümlerde daha ön planda olan isimler sonunda figürasyona kadar düşebiliyorlar. Önemli bir yere sahip olan Alice Thornton’ın canlandırdığı Chris karakteri boyut kazanmakta biraz zorluk çekiyor gibi. Sorunlu aile hayatını okulda kötülükler yaparak telafi etme refleksi biraz bayat. Performansına nüans katmaya çalışsa da gittikçe karikatürize ve içi boş (“I don’t know”) bir kötücüllüğün içine düşüyor. Predatör hikâyesinin biraz zorlama kaldığını söyleyebiliriz. Bu ciddi konu çok çabuk sönümleniyor. Açık kapı bırakıldığı üzere devam etme kararı alınırsa tüm bu bahsettiklerimden çok daha farklı bir noktaya evrilme, bir “çizgi roman uyarlaması” işine dönüşme ve ciddiyetini kaybetme tehlikesi var. Ama öyle bile olsa Summer Howell’ın liderliğinde kendini eğlencelik kontenjandan izletme potansiyeli olacaktır. Bir de müzikler birbirine çok benzer seçimlerle güncel popa fazla ağırlık veriyor. Tabii ki olsun ama başka şeyler de olsun. Aslında gençler eski müzikleri de seviyor ve biliyorlar sanki. Hiç stilize bir yapım olmadığı ve bir hayli sıradan bir sinematografiyi takip ettiği için, yıl sonu balosu dışında kendini gösteren bir an yok gibi. Ama Carrie’nin güçlerini tanımaya başladığı anlar -sonunda olacakları da bilince- bir heyecan yaratıyor tabii. Normalde dizinin Wikipedia’da belirtilen janrlarına, “supernatural horror” ve “teen drama”ya burun kıvıran biri olsam da işin içinde King ve “zorbalık” meselesi olunca bakma ihtiyacı hissettim ve pişman olmadım. Bir çırpıda da bitirebildim. Baş karakterimiz hem naif hem haklı hem güçlü olunca onun intikam hırsı sizi de içine alabiliyor. Yukarıda eleştirdiğim Chris karakteri dışında neredeyse herkes oldukça gerçekçi ve normal bir performansla içini doldurmuş rollerin. Ameline başta “gaz veren kanka” boyutunda sırıtıyordu ama gizeminin çözülmesinin ardından sağlam bir yere oturmayı başarıyor. Özellikle öğretmenlerin iyi niyeti, ebeveynlerin başarısızlığı ve çaresizliği dizinin kendini gereğinden fazla ciddiye almadığını güzel vurguluyor. Evet, karşımızda bir bilimkurgu/korku hikâyesi var ve doğaüstü olaylar mevcut ama bu yaklaşımın yanında oldukça gerçekçi bir “2026’da ergen olma” portresi de çiziliyor. Sosyal Darwinci damarın sesi açık, böylece anlatıya yeni katmanlar da ekleniyor. Hekese hitap etme gücü var. Ama özellikle genç çocukları olan ebeveynler için eğitici bir deneyim sunabilir. Carrie’nin annesi üzerinden açılan çocuk yetiştirmedeki denge tartışmaları oldukça doğal. Tür olarak yakın değiller ama izlerken Dan Perrault ve Tony Yacenda’nın harika serisi American Vandal (2017-2018) aklıma geldi. Komedi, belgesel ve gençlik dramasını çok iyi bir araya getiren bir işti. Gerçekçi yanları da vardı. Şiddetle tavsiye. Başrolümüz Summer Howell’ın henüz küçük bir çocukken yer aldığı bir başka korku serisi Channel Zero’yu (2016-2018) da kaçıranlara önerelim. Gus Van Sant’ın Elephant’ı ise gerçekçi ve ciddi damardan akla gelenlerden. Dizideki en ilgi çekici karakter (en azından ilk 3-4 bölümde diyelim) kanımca Carrie’nin annesi. Samantha Sloyan’ın can verdiği Margaret’in dış paketlemesi klasik bir ABD’li aşırı sağcı, bireysellikçi, devlet karşıtı, komplocu, dindar bir karakter şeklinde. 90’ların Waco, Ruby Ridge, Oklahoma bombalaması gibi olaylarının kahramanlarından çok da uzakta bir karakter değil. Ama başlarda sisteme karşı durduğu yerlerde kendimizi ona yakın da hissedebiliyoruz. Mesela gençlerin yedikleri içtikleri konusunda yaptığı yorumlarda herhalde ortak paydada buluşabiliriz. Bu çok daha geniş bir konu hâliyle ama Eddie Izzard’ın “cool olma çemberi” şakasını hatırladım. “Hip ve Groovy” gözükürken “Dickhead”e dönüşmek arasındaki ince fark; sistemin aşırı yobaz ve progresif düşünceyi birbirine nasıl yaklaştırdığını da anlatıyor sanki. Gittikçe can çekişen kapitalist sistemin karşıtlığında “coollar” ve “dickheadler” aynı istasyonda konumlanabiliyor bazen.