Cannes günlükleri 5: Fjord
— Kaynak: Bant Mag
Fjord, temeline Farhadi filmlerinde görmeye alıştığımız etik bir açmaz yerleştirip Anatomy of A Fall-vari bir “Yaptılar mı yapmadılar mı?” anlatısına dönüşüyor.
Son on yılın arthouse sinemasında öne çıkan tüm temaları bir pastiş hâlinde sunan filmler 2020’lerin sinema modası olmuşa benziyor. Her yıl mutlaka sineması özgün bir yerden hareket eden, tam da bu yüzden çıkış yapmış sevdiğimiz bir yönetmen Cannes ana yarışmaya bir formül film patlatıp Oscar peşine düşmeye başladı. Bu yıl da sıra Cristian Mungiu’ya gelmiş gibi görünüyor.
Genellikle Cannes gediklisi yönetmenler kendi ana dilinde film çekmek yerine İngilizce, Fransızca bir film çekiyorsa ya da durduk yere oyuncu kadrosunda dünya sinemasında saygın bir yere sahip bir yıldız beliriveriyorsa o işe daima şüphe ile yaklaşmakta fayda var. Cannes çıkışlı yönetmenlerin bir sonraki filmlerinde bir dönem mutlaka Isabelle Huppert ya da Juliette Binoche ile karşılaşıyorduk. Sonraki yıllarda bu isimler Kristen Stewart, Robert Pattinson, Josh O’Connor gibi genç Amerikalı ya da Britanyalı oyunculara evrildi. Maren Ade’nin Toni Erdman’ıyla yıldızlaşan Sandra Hüller, Petzold filmleriyle çıkış yapan Franz Rogowski derken liste uzayıp gidiyor.
Dünya sinemasının sevilen yönetmenleri ile sevilen oyuncularının çeşitli projelerde bir araya gelmesinde ya da yönetmenlerin sadece kendi dilleri ya da ülkelerinde değil; dünyanın başka coğrafyalarında da kendi sinemasal dillerini sınamasında bir problem yok elbette. Ama sinema gibi pahalı bir sanat dalıyla uğraşıyorsanız ve Cannes, Venedik gibi birkaç büyük arthouse yapım şirketinin domine ettiği, kırmızı halısında Hollywood yıldızı yürütmenin vitrini güçlendirdiği festivallerin ana yarışmasında yer alma meselesi söz konusu olduğunda bazı ülkelerin ortak yapımı olma ya da bazı global şirketlerin logosunu jeneriğinizin başına kondurabilme işi de ayrı bir önem taşıyor elbette.
Son filmi Fjord’a baktığımızda Rumen Yeni Dalgası’nın heyecan verici yönetmenlerinden Cristian Mungiu için de kariyerinin bu noktasında böyle bir formülü işletme durumu söz konusu olmuş gibi sanki. Henüz oldukça genç bir yaşta 4 Months, 3 Weeks and 2 Days gibi tüm dünyanın konuştuğu bir filmle Altın Palmiye kazanıp sonrasında çektiği hiçbir filmle bir daha o kadar ses getiremeyen Mungiu, bu kez Rumen asıllı Hollywood yıldızı Sebastian Stan ile Joachim Trier filmlerinde yıldızlaşıp yolu Oscar’a kadar uzanan Renata Reinsve’yi yanına alıyor ve elbette proje henüz taslak aşamasındayken son altı yılın Altın Palmiye kazanmış filmlerinin sahibi olan şirket Neon’un radarına giriyor.
Baba Rumen, anne Norveçli beş çocuklu bir ailenin Romanya’dan Norveç’e taşınmasıyla başlayan film, koyu dini inançlara sahip ailenin büyük çocuklarının okulda yaşadıkları bir sorunla birlikte dallanıp budaklanıyor ve Fjord, temeline Farhadi filmlerinde görmeye alıştığımız etik bir açmaz yerleştirip Anatomy of A Fall-vari bir “Yaptılar mı yapmadılar mı?” anlatısına dönüşüyor.
Mungiu kalibresinde bir yönetmenin böyle bir senaryoyu perdeye yansıtırken belli bir tansiyon yaratıp iki buçuk saat boyunca seyircisini kelimenin tam manasıyla kudurtarak gözünü kırpmadan izleyeceği bir akış yaratabilmesi elbette şaşırtıcı değil. Fakat Mungiu’nun sinemasının alametifarikası hâline gelmiş natürellik hissi böyle bir formülü takip ederken henüz ilk sahnede Sebastian Stan’in ‘tıraşla kelleştirilmiş’ kafasını görür görmez kayboluyor.
Bazı yönetmenlerin gerçekten dert edindikleri meseleleri çarpıcı bir sinema diliyle karşımıza getirdiğinde nasıl heyecan yarattığını bilmek, bu tipte karton temsillerle dolu “proje”leri hazmetmeyi zorlaştırıyor. Fjord’da kültürel farklılıkların yarattığı etik tartışma alanı mahkeme salonuna taşınıp bürokrasi karşısında sınav vermeye başlayınca, dinsiz ve robotik Norveçliler ile işi kılıfına uydurma meraklısı ve bağnaz Rumenler şeklinde genellemelerle oluşturulmuş iki boyutlu karakterlere iki buçuk saat boyunca cık cıklayıp saç baş yolmamız bekleniyor. Karşımızda o kadar tasarlanmış bir film var ki seyirci olarak vereceğimiz tepkiler ve duracağımız yerdeki değişimler bile milim milim hesaplanmış hissi veriyor.
Böylesine siyah – beyaz temsillerle dolu bir senaryoda her tarafı dengede tutmaya çalışma hâlinden de ne dediği belli olmayan bir film çıkıyor en nihayetinde. Fjord hikâyesine zorlama şekilde eklenen kuir kırılım çabasıyla da tüm zamanını ayırdığı hikâyesinin derinleşememe zincirine yeni bir halka eklemekten kaçamıyor. Mahkeme sahnelerinde yer yer Norveççe bir Saturday Night Live skeci izliyormuş hissi yaratan film finalinde de dev bir “hmmm”la salondan izleyicisini uğurluyor.