Cannes günlükleri 4: All of a Sudden

— Kaynak: Bant Mag

Ryusuke Hamaguchi imzalı All of a Sudden, insanlığın ortak çaresizliğinin bir zafiyet hâlinden nasıl çıkabileceğine dair zihin jimnastiği yaptıran, bilge bir film.

Japonya sinemasının bana göre Ozu’dan bu yana en dokunaklı dile sahip yönetmeni Ryusuke Hamaguchi’nin Drive My Car ile akılları baştan aldıktan ve Evil Does Not Exist ile ağzımıza bir parmak bal çaldıktan sonra yine karşımıza muhteşem bir filmle çıktığı Soudain / All of a Sudden, diyalog ve dayanışma ile kurulmuş akılcı bir yolla, insanlığın ortak çaresizliğinin bir zafiyet hâlinden nasıl çıkabileceğine dair zihin jimnastiği yaptıran, bilge bir film. Bazı filmler duygusu ve temposu bakımından sizi daha yolun başında bir anlaşma yapmaya zorlar: ”tamam mı devam mı?”. All of a Sudden da bir yaşlı bakımevinin iç işleyişine tanıklık ettirdiği ilk yarım saatinin sonunda bakımevinin müdiresi olan baş karakterimizi bir tiyatro salonundan içeri soktuğunda size bu anlaşma maddesini sunuyor âdeta. Bu noktadan itibaren seçimini Hamaguchi’nin elinden tutmaktan yana kullanan izleyici için toplam 196 dakikalık büyülü bir yolculuk başlarken, dışarıda kalanlar ise yer yer metnin didaktizmiyle boğulabilecekleri, kimi zaman bir anti-sinema hâline razı olmak durumunda kalıyor. All of a Sudden seyircisinden özen ve sabır isteyen; mümkünse herhangi bir film festivalinde üst üste dört – beş film izlemek zorunda kalacak kalabalıkların araya sıkıştırmaması gereken bir film. Açık bir zihne duyulan gereklilik yalnızca filmin uyarlandığı kurmaca dışı felsefe kitabının ağırlığından ileri gelmiyor. Aksine filmin iki kadın karakterin uzun uzun konuşup tartıştığı, yetmeyip karakterine bir yazı panosu üzerinde şemalarla çizilerek anlatılan meseleleri daha önce duymadığımız sihirli savlar içermiyor. Açık bir zihin tam da Hamaguchi’nin bu muhabbeti neden bu iki kadına yaptırdığına bakmak için ihtiyaç duyulan bir mefhum. Tam da bu noktada filmin baş karakterlerine daha dikkatli bakmak lazım. Annesinin son günlerinde ona gerekli bakımın verilmediğini düşündüğünden suçluluktan kurtulamayan, bu nedenle de gerçek bir yas yaşayamamış Marie-Lou’nun (Virginie Efira) yaşlı bakımevinde uygulamaya uğraştığı ekstra özenli iletişim yöntemi, karakterin zihninde âdeta ölümün önüne set çeken bir kalkan işlevi görüyor. Marie-Lou’nun ölüm ve yıkıma dair inkârının tam karşısında ise filmin diğer baş karakterine dönüşen tiyatro yönetmeni Mari (Tao Okamoto) var. Dördüncü evre kanser hastası Mari her türlü insani uğraşın eninde sonunda kapitalizme hizmet ettiğini, dolayısıyla sistem içerisinde hiçbir irademiz olmadığını düşündüğü için dünyaya tek bir iz dahi bırakmadan gidebilmeyi diliyor. Tıpkı Marie-Lou’da olduğu gibi Mari’den de derinlikli bir inkârın kokusunu almak mümkün. Zira dünyadan silinmek istediğini söyleyen Mari, her akşam tiyatro salonuna doluşan onlarca insan için sarsıcı bir tecrübe yaşatan bir oyunun yönetmeni. Yani gönülden inandığı koşulsuz yıkımın karşısına yaratıcılığı koymuş ve her ne kadar aksini iddia etse de her yanından direniş ve umut akan bir canlılığa sahip. Bu iki kadının aynı isme sahip olması da bir tesadüf değil. Çünkü ikisi karşılaştıkları andan itibaren âdeta birbirlerini dinleyerek ve anlayarak kendilerini buluyor; bu dönüşümü aynı suretin farklı aksları şeklinde yaşıyor. İki kadın tanışıp tüm bir geceyi nefes almadan konuşarak ve yaşamı, ölümü, döngüyü anlamlandırmaya çalışarak birbirine daha da yaklaşınca film de seyirciyle kurduğu bağı güçlendiriyor. Filmin yan karakterleri ve onların hikâyeleri üzerinden daha da katmanlanan yapısı üzerine de uzun uzun konuşulacak çok şey var. Gerçekten her detayı incelikle örülmüş, hiçbir sahne ya da an öylesine yaratılmamış bir film karşımızdaki. Festivalde de ödül potansiyeli bir hayli yüksek. Park Chan-wook başkanlığındaki jüriden kendisine bir Altın Palmiye çıkması da şaşırtıcı olmaz doğrusu. Her ne kadar Drive My Car ile En İyi Film Oscar adaylığına kadar uzansa da Hamaguchi hiçbir zaman geniş kitlelerin bayıldığı bir yönetmen olmadı. All of a Sudden da herkese göre olmayan filmlerinden. Fakat birkaç fazlasıyla didaktik ânı görmezden gelebilir ve dünyasına girmeyi becerirseniz sizi hüzünlü, sevimli ve yaşamı her hâliyle kucaklayan bir seyir tecrübesinin beklediğini söylemek lazım.