Büyük meselenin küçük çerçevesi: The AI Doc
— Kaynak: Bant Mag
Bu konuyu Werner Herzog ya da Adam Curtis ele alsaydı da gerçekten bir belgesel izleseydik keşke.
Rus muhalif lider Aleksey Navalni’nin zehirlenmesinin ardındaki isimleri ortaya çıkarma çabasını ve Rusya’ya dönüş sürecini takip eden belgeseli Navalny ile Oscar kazanan Daniel Roher, bu kez yapay zekâ konusunda aydınlanmaya ve aydınlatmaya çalışan bir işle karşımızda. Charlie Tyrell ile birlikte yönettiği ve 12 Eylül’de Netflix kataloğundaki yerini alan The AI Doc: Or How I Became an Apocaloptimist belgeselinde Sam Altman, Demis Hassabis ve Dario Amodei gibi bu dünyayı şekillendiren isimlerinin yanı sıra Timnit Gebru, Emily M. Bender ve Karen Hao gibi eleştirel seslere de kulak veriyor. Çocuk sahibi olacağını öğrenen Kanadalı genç bir sanatçı, yapay zekâ komplo teorilerinin gırla aktığı günümüzde, oğlunun nasıl bir geleceğe doğacağının anksiyetesini yaşamaya başlar. Bu durumla başa çıkabilmek, merak ve sorularını giderebilmek için kolları sıvar ve AI konusunda konuşması gereken neredeyse herkesle konuşur. Belgeselin görünen yüzü Daniel Roher ve ekibi inanılmaz bir konuşmacı kadrosunu ikna etmiş. AI mevzusun farklı açılarından, birbirinden tamamen zıt düşünen bir hayli tartışmalı ve meşhur isim kamera karşısına geçip düşündüklerini aktarıyor. İsimlerden buraya bir kuple bırakalım: Sam Altman (OpenAI), Dario ve Daniela Amodei (Anthropic), Demis Hassabis (Google DeepMind), Eliezer Yudkowsky, Tristan Harris, Yuval Noah Harari gibi kaş kaldıran isimler görüyoruz belgeselde. İşin iyi tarafı konuşmacı dağılımı, temsiliyet anlamında iyi toparlanmış. CEOların yanı sıra AI güvenliği ve riskleri üzerine ciddi manada kafa yoran akademisyen, araştırmacı, aktivist ve gazetecileri de izliyoruz. Beraber izlediğiniz ya da izlediğini bildiğiniz kişilerle hararetli konuşmalar yaptırma potansiyelini. Böylesi bir konuda böylesi isimleri konuşmak için ikna edip etliye sütlüye karışmama tavrını. Maalesef belgesel fazla küçük kafalı. Çünkü belgeselin yaratıcısı ve görünen yüzü, yani konuklara soruları yönelten, yani AI konusunu merak eden herkesi temsilen o koltuğa oturan Daniel Roher’in soruları “benim yakında bir çocuğum olacak, onu nasıl bir gelecek beklediğini bana anlatın çünkü çok endişeliyim”in ötesine geçemiyor. Hâl böyle olunca şunu düşünmeden edemiyorum: Şimdi sokağa çıkıp bir genci çevirsem ve sete götürsem, muhtemelen bu konuklara daha iyi sorular sorar. Anlayacağınız bütün AI mevzusu bir baba adayının anksiyetesine indirgeniyor. Bu kimileri için tatlı ve çok insani bir çıkış noktası olabilir ama yazıyı yazan ben ve beraber izlediğim Aylin hiç ikna olmadık. İşin kötüsü Roher sorduğu soruların basitliği ile yetinmiyor, aldığı yanıtlara verdiği ergen tavırlarla belgeselin ruh hâlini kendince yönlendiriyor ve “kimileri iyimser, kimileri kötümser gelin ortada buluşalım” noktasına indirgiyor. Başta dediğim gibi Roher aslında bir çizer. İllüstrasyonları da çok hoş bu arada. Roher belgeselin görsel dili için de çizimlerine başvurmuş. Geçiş görüntüleri ya da iç seslere eşlik eden bölümlerde Roher’in hareketlendirilmiş illüstrasyonları konuya eşlik ediyor. Ama çizimler ve çizimler üzerinden yaratılan görsel dünya o kadar cici ki bir noktada aşırı iyimserlikten kırılacak, 2000 sonlarında çekilmiş bir Amerikan bağımsız filmi izliyor havasına bürünüyor insan. Oysa ki konumuz AI ve bunun hiçbir cici tarafı yok. Bu konuyu Werner Herzog ya da Adam Curtis ele alsaydı da gerçekten bir belgesel izleseydik keşke. Yükselmeyi burada olumsuz tarafından alarak yanıtlayacağım bu soruyu. Roher’in yapay zekâya daha olumlu bakan ve güzel bir gelecek tahayyülü içerisindeki konuklarından biri, bir noktada şöyle diyor: “AI sayesinde, muhtemelen çocuğun asla çalışmak zorunda kalmayacak. İsterse bir şair ya da bir ressam olabilecek. Hatta şunu diyebiliriz, muhtemelen oğlun hayatını bir Yunan adasında sabahtan akşama kadar resim yaparak yaşayabilecek.” Bunun gerçek olmadığını sanırım hepimiz biliyoruz, değil mi?