Birlikte geçen zamanlara: Deniz Cuylan ile For Luca üzerine
— Kaynak: Bant Mag
"Parçalarım üzerinden başka insanlarla onların hikâyelerini paylaşabilirsem büyük ihtimalle yasın benden çıkacağına inandım."
Gitarist ve besteci Deniz Cuylan, Portecho’dan Manner’a sayısız grup projesinden film müziklerine uzanan üretiminin yanında solo albümlerinde daha kişisel ve kendine özgü bir müziğe yöneliyor. 18 Eylül’de Hush Hush Records etiketiyle yayımlanan üçüncü solo albümü For Luca’da ise bestelerini farklı ülkelerden müzisyenlerin sesleri ve yorumlarıyla buluşturuyor. Kısa süre önce kaybettiği köpek dostu Luca’ya adadığı albümde vedanın acısı kadar, birlikte geçirilen zamanın neşesi de duyuluyor. For Luca’nın nasıl bir ruh hâliyle ortaya çıktığını Deniz’den dinleyince, albümde kederin yanında duran neşeyi de daha iyi duydum. Deniz’le uzun yıllardır dostuz ama Luca’yla ne yazık ki hiç vakit geçiremedim. Bu sohbet sayesinde onu biraz daha yakından tanıma fırsatı buldum. For Luca üçüncü solo albümün. Uzun yıllar gruplarla müzik yaptıktan sonra solo albüm yayımlamak, üretim biçimini nasıl değiştirdi? Solo albüm fikrine hiç alışık değildim aslında. Bir şekilde köpeğimiz Luca’nın hayatımıza girmesiyle başladı benim için de solo albümler. Dolayısıyla üretim biçimim onunla beraber değişti diyebilirim. Geçen yıl Luca’yı beklenmedik bir şekilde kaybedince bu albümlerin nereye evrileceği konusunda boşlukta kaldım. Yapımcımı da kaybetmiş gibi. İlk yas dalgası biraz olsun dinince, Luca’nın hayatını kutlamak için onunla birlikte geçirdiğimiz zaman diliminde yazdığım parçaların hepsini yeniden elden geçireyim ve başka insanlarla birlikte yorumlayayım istedim. Üçüncü albüm bu şekilde ortaya çıktı. Luca öncesinde gruplarımda küçük küçük çekişmeler, herkesin farklı fikirlerinin çarpıştığı üretim süreçlerim oluyordu. Aslında o da çok zevkli bir çalışma biçimi. Diğer insana sırtını veriyorsun ama aynı zamanda onunla çekişiyorsun da. Bu da esasında işleri kolaylaştırıyor. Solo albüm ise çöle gitmek gibi bir şey. Bir anda yalnız kalıp kendinle yüzleşiyorsun. Gerçekten kolay değilmiş. Bir kere zevkini alınca da “Ya gitarlar orada öyle olmasa mı acaba Deniz?” gibi cümlelerle karşılaşmaya tahammülün kalmıyor. Evet, “dur” demiyorsun ve büyük ihtimalle sonradan utanacağın bir sürü karar veriyorsun. Zaten çok spesifik bir alana odaklı bir albüm de değil For Luca. Her şarkıda muhtemelen çekebildiğin kadar nereye gidiyor görmüşsündür diye düşünüyorum. Solo albüm anksiyetesi yüzünden ilk iki albümüm çok gitar odaklıydı. Kendimi ne kadar limitlersem o kadar rahat edeceğim gibi bir his vardı. Bir orkestra için yazar gibi yazıyorum ama aslında bütün partisyonları gitar çalıyor. O zaman da düşüneceğin çok şey kalmıyor hakikaten; o limit seni özgürleştiriyor. Bu albümün arkasındaki duygu ise limitleri boş verip, bestelerini başka müzisyenlerin yorumlarına açmak. İnsanların o parçaları nasıl duyduğunu duyup, her ayrıntıya müdahale etmeden; nasıl istiyorlarsa oraya gitmesine alan açarak… Hiç ikinci take olmadı mesela. Bana gönderdikleri ilk take’ler hep kullanıldı. Miles Davis’in “doğru insanları seç, sonra serbest bırak” kuralına çok inanıyorum. Zaten bütün müzisyenlerin baya bir deneyimi var, bu insanlara “o akoru acaba şöyle mi bassan” demek çok sinir bozucu olurdu. Onların kaydettikleri performanslarına göre parçayı yontmayı tercih ettim. Her şeyin giderek sadeleştirildiği bir biçimde çalışıldı. Peki bu insanlara ne kadar spesifik yönlendirmelerle gittin? O iletişimler nasıl oldu? Son yıllarda film müziğiyle ilgili yaptığım çalışmalar bu konuda çok işime yaradı. Müzikle ilgili teknik konuşmalardan çok, sanki bir film yapıyormuşuz gibi duyguyla ilgili, karakterlerle ilgili falan konuştuk. Baş karakterimiz de Luca’ydı zaten. Dolayısıyla albüm konuşmaları hep Luca’nın nasıl bir köpek olduğu, onunla anılarım üzerinden ilerledi. Notaları Luca yazdı gibi bir his vardı. Diğer insanlar da müzik hakkında böyle konuşmaya çok açıkmış. Herkes tabii ki müzik konusunda biraz nerd ama o jargondan çıkmak istiyor. Hemen onlar da kendi ailelerindeki köpeklerden, kedilerden bahsetmeye başladı ve herkes hemen duygusallaştı. İlk dakikadan ağlayacak gibi olmaya başlayanlar oldu. O da iyi bir şey çünkü kırılganlık çıkıyor ortaya. Herkes hassasiyetlerini ortaya döküyor. O zaman da ortak histe anlaşılıyor ve konuşacak çok da bir şey kalmıyor geriye. Bu albümdeki en büyük zorluk benim için başka bir yerdeydi. Albümde yer alan herkese çok saygım var. O yüzden de onlara layık bir şey ortaya koymak çok önemliydi. Bir sürü konuk var, diğer insanlarla da bir araya gelecekler. Herkes rahat etsin istedim. Bir yönetmen gibi yaklaşıp herkesin olabildiğince serbest olacağı bir alan yaratmaktı hedefim. Mesela “Lelana” şarkısında hem Thor Harris ve Peni Candra Rini var. Bu isimler birbirlerinin varlıklarından haberdar olarak mı bu süreçte yer aldılar? Peni bu albüm için konuştuğum ilk kişilerden biri. Çünkü çok ilginç bir vokal stili var. Hem Endonezya’dan olduğu için çok alışık olmadığımız bir vokal türü hem de duygusal olarak nerede durduğu tam anlaşılmayan, gizemli bir ses. Peni’nin vokali benim için yas tutmayla çok benzeşiyor. Zaman zaman olduğun yeri kırmak, dağıtmak, isyan etmek istiyorsun. Peni de bazen sesinde şiddetli yerlere gidiyor. Hatta o kadar gidiyor ki sen de dinleyici olarak diken üstünde kalıyorsun. Sonra çok rahatlatıyor, “merak etme, her şey iyi olacak” gibi bir yere getiriyor. Sonra bir daha vuruyor. O yüzden Peni, yas konsepti için çok doğru bir sesti benim için. Onunla konuştuktan sonra Thor’a “Peni’yle yapmayı düşündüğüm bir parça var, sen de bir şeyler çalmak ister misin?” diye sordum. O da tam bir ay önce Peni’yi canlı dinlemiş ve çok etkilenmiş; tam anlamıyla bir güzel bir tesadüf oldu. Bunun gibi biraz işlerin kendi yolunu açtığı durumlar oldu yani. Peni’den söz etmişken, onun sesini duyduğumuz diğer parça olan “Ali Ali”de birlikte çalıştığın kişinin albümün diğer parçalarına göre daha belirleyici bir rol üstlendiğini hissettim. Kendi müziğine bu kadar farklı insanı davet etmek, kontrol ve karar alma biçimini nasıl etkiledi? Bir meydan okumaya dönüştüğü durumlar oldu mu? Meydan okuma gibi yaşarsan çok zorlanabilirsin gerçekten. Albümde herkes bambaşka yerlerden geliyor. Bunu idare etmek de başka tür bir disiplin istiyor. New York’ta yaşıyor olmak da kolaylaştırdı işimi bence. Bazen alışık olmadığın, öyle farklı hikâyeler duyuyorsun ki ilk tepkin çok yargılayıcı olabiliyor. Halbuki kabul etmek ve yaşanan olaylara başka bir açıdan bakmak zorundasın. Bu albüm de öyle bir şey. Peni’nin ilk kaydı geldiğinde ne düşüneceğimi hiç bilemiyordum. O kadar güçlü, o kadar dominant bir ses ki yapacağın tek şey tamamen diğer tüm katmanları sadeleştirip ona yer açmak ya da baştan “kesinlikle bu bize uygun değil” deyip teşekkür etmek. Ama ben Peni’yi daha önceden bildiğim için onun açacağı yolda her türlü bedeli ödemeye hazırdım. Konuk listesi nasıl şekillendi? Bildiğim bazı hikâyeler, ortak tanışıklıklar var elbette ama… Hayatımdaki bir sürü proje gibi bu albümün de başlangıç noktası Bant oldu. Çünkü 2024 sonbaharında Tokyo’da sizle beraber olduğumuz günlerde Makoto Kubota’yı Aylin (Güngör) ve Hakan (Dedeoğlu) sayesinde tanıdım. İlk sohbetimizde bana çok yakında kaybettiği kedisini anlatmaya başladı. Japonların kendilerini duygusal olarak bu denli açmalarına hiç alışık değilim. Ağlamaya başladı, çok duygusal bir şekilde anlattı kedisini. O akşam odama geri döndüğümde ileride bir gün Luca’nın ölümüne kendimi hazırlamam gerektiğini ve bunun çok zor olacağını düşündüm. Ve çok şanssız bir şekilde bundan üç – dört ay sonra Luca kemik kanseri oldu. Bu büyük kayıpla ancak müzik yaparak başa çıkabileceğimi düşündüm ve aklıma ilk gelen şey Makoto’nun anlattığı hikâye oldu. Albümün ortaya çıkışında dolayısıyla Bant ekibi ve Makoto Kubota’nın büyük rolü var. Az önce söylediğim gibi eğer doğru ortamı yaratırsan, doğru insanlar birbirlerini buluyor. Makoto’dan bana anlattığı hikâyeyi kaydetmesini istedim. Uzun bir şiir gibi yazdı, kaydedip bana gönderdi. Parçalarım üzerinden başka insanlarla onların hikâyelerini paylaşabilirsem büyük ihtimalle yasın benden çıkacağına inandım. Aslında bencil bir yerden yak