Bir robotun aynasında insanlık: Annie Bot
— Kaynak: Bant Mag
Sierra Greer, büyük bilim kurgu fikirlerinin peşinden gitmek yerine iki kişi arasındaki ilişkinin içine kapanıyor ve küçücük güç mücadelelerinden çok daha büyük sorular çıkarıyor.
Yakın geleceği büyük teknolojik sıçramalardan ziyade bir evin içindeki gündelik ayrıntılar üzerinden kuran Annie Bot, sahibinin beklentilerine uyum sağlamak üzere tasarlanmış bir robotun zamanla kendine ait bir iç dünya geliştirmesini izliyor. Sierra Greer’ın bilim kurgu ile psikolojik gerilim arasında ilerleyen romanı, Türkçede Serkan Göktaş çevirisiyle April Yayıncılık tarafından yayımlandı. Annie, sahibi Doug için üretilmiş bir robot. Görevi onu mutlu etmek, isteklerini yerine getirmek, arzuladığı kadın olmak. Üstelik öğrenebiliyor; Doug’ın neyi sevdiğini, neye kızdığını, kendisinden ne beklediğini giderek daha iyi anlıyor. Sorun da tam burada başlıyor. Annie öğrendikçe yalnızca Doug’ı değil; kendisini de tanımaya, merak etmeye, istemeye, kıskanmaya, sırlar saklamaya başlıyor. Kısacası giderek daha “insan” oluyor. Fakat Doug’ın istediği şeyin gerçekten insan gibi bir kadın mı yoksa insan gibi görünen ama iradesi olmayan kusursuz bir oyuncak mı olduğu giderek belirsizleşiyor. Yakın gelecek. Bugünden çok da uzak görünmeyen, yapay zekâya sahip insansı robotların gündelik hayatın parçası hâline geldiği bir Amerika. Annie Bot, eski bir İngilizce öğretmeni olan Sierra Greer’ın bu isim altında yazdığı ilk romanı. Sierra Greer yazarın gerçek adı değil; gerçek ismi Caragh M. O’Brien ve bu isim altında yazdığı bilim kurgu romanları var. Annie Bot ile 2025 Arthur C. Clarke Ödülü’nü ve 2026 Le Prix Libr’ à Nous Ödülü’nü kazanan Greer, Connecticut’ta yaşıyor. Romanın insanın kötülüğüne ve erkekliğin zorbalığa dönüşmesine dair söylediklerini çok sevdim. Çünkü Doug’ın Annie üzerinde sahip olduğu güç neredeyse sınırsız. Onun nasıl görüneceğine, ne kadar arzu duyacağına, nereye gidebileceğine, hatta gerektiğinde hafızasına bile müdahale edebiliyor. Fakat Greer’ın asıl ilgilendiği şey bu teknolojinin kendisinden çok, bir insana böyle bir güç verdiğinizde onunla ne yaptığı. Doug’ın Annie’nin daha “gerçek” olmasını istemesi ama Annie kendi arzularını, fikirlerini ve sınırlarını geliştirmeye başladığında bundan rahatsız olması özellikle çok iyi. Bir kadının bağımsızlığını istediğini söyleyip o bağımsızlık kendi iktidar alanına dokunduğu anda bundan hoşlanmayan erkekliğin çok tanıdık bir hâli var burada. Annie robot olabilir ama ilişkinin toksikliği hiç de yabancı gelmiyor. Romanın metaforu oldukça açık. Ne söylediğini çok erken anlamak, ilerleyen bölümlerde bazı gelişmelerin etkisini de ister istemez azaltıyor. Bu yüzden yer yer, yazar keşke biraz daha örtük davransaydı diye düşündüm. Sierra Greer oldukça sade ve doğrudan yazıyor. Anlatımın Annie’ye yakın durması çok iyi bir tercih çünkü onun dünyayı öğrenme biçimini de onunla birlikte deneyimliyoruz. Başlangıçta olağan kabul ettiği şeylerin zamanla tuhaf, sonra rahatsız edici ve nihayet kabul edilemez hâle gelişini adım adım takip ediyoruz. Anlatımın gösterişsizliği de romana yakışıyor. Greer büyük bilim kurgu fikirlerinin peşinden gitmek yerine iki kişi arasındaki ilişkinin içine kapanıyor ve küçücük güç mücadelelerinden çok daha büyük sorular çıkarıyor. Sürüklenerek. Kısa ve oldukça akıcı bir roman. Üstelik Annie’nin bilinç kazandıkça ne yapacağını merak ettirdiği için rahatlıkla ilerliyor. Doug’ın Annie’nin daha insan gibi davranmasını isterken, tam da insanlaşmaya başladığı anlarda onu “cezalandırdığı” bölümler. Zaten romanın bütün meselesi de bence bu çelişkinin içinde saklı. Düşündürdü. İlk bakışta yapay zekâ, robotlar ve insan-makine ilişkisi üzerine bir bilim kurgu gibi görünse de romanın esas derdi başka yerde. Annie ile Doug arasındaki ilişki üzerinden güç, rıza, sahiplik, erkeklik ve özgür irade meselelerine bakıyor. Özellikle Annie insanlaştıkça Doug’ın giderek daha korkunç görünmesi bende kaldı. Kitabı bitirdikten sonra da aklımda robotların ne kadar insanlaşabileceğinden çok, insanların kendilerinden güçsüz bir varlık karşısında ne kadar kolay zalimleşebildiği vardı. Oldukça sade ama yerinde. “Bot” kelimesi Annie’yi sürekli bir nesne, bir ürün olarak tanımlıyor; roman boyunca bizim giderek unutmaya başladığımız ama Doug’ın istediği anda hatırlatabildiği şey de tam olarak bu. Kazuo Ishiguro’nun Klara ile Güneş’ini ve Ian McEwan’ın Benim Gibi Makineler’ini sevenlerin Annie Bot’la da iyi anlaşacağını düşünüyorum. Ama benim aklıma en çok Mark Romanek’in yönettiği Never Let Me Go filmi geliyor. İnsan olarak kabul etmediğimiz bir varlığın duygularıyla karşı karşıya kaldığımızda insanlığın asıl sınavının başladığı fikri açısından birbirlerine yakınlar. Üçünde de bilim kurgu aslında insan olmayanı anlatmak için değil, insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulamak için kullanılan bir araç. Bir robotun insandan öğrenmemesi gereken ilk şey nedir?