Baltaya sap olamayan bir feminizm denemesi veya Monster: The Lizzie Borden Story

— Kaynak: Bant Mag

"Huzurlarımızdaki Lizzie Borden, hayatı beyaz güvercinler ve vişne ağaçlarından ibaret, insan-değil-Pamuk Prenses" cinsi bir temsil.

Ryan Murphy’nin tartışmalı suç antolojisi Monster, dördüncü sezonu The Lizzie Borden Story ile ilk kez bir kadın seri katili konu alıyor. Murphy’nin sıkı iş birlikçilerinden Ian Brennan’la yarattığı antolojide 1800’lerin sonlarına damgasını vurmuş Borden’ı Ella Beatty canlandırırken Vicky Krieps, Charlie Hunnam ve Rebecca Hall başrollerde ona eşlik ediyor. Billie Lourd, Joey Pollari, Sarah Paulson ve Jessica Barden da diğer önemli karakterlere hayat veriyor. Bu yazı, Monster: The Lizzie Borden Story dizisini henüz izlememiş olanlar için bazı sürprizleri bozabilir. Valla orası çok karışık ama sanırım çoğunlukla 1892’de, Fall River, Massachusetts’tayız. Çok kısa bir süre Borden’ın bebekliğine, sonra 1908 ve 1911 yıllarına, davadan çok sonrasına gidiyoruz. Fakat bu tarihler arasında söz konusu zaman, mekân ve belki de gerçekliğin baya dışında bulabiliyoruz kendimizi. Mesela 1500’lerin Macaristan Krallığı’na, sonracığıma 1988-2002 yıllarının Florida’sına falan da yolculuk yapabiliyoruz dizi boyunca. Fall River’ın en zengin ailelerinden birine mensup Lizzie Andrew Borden’ın babası ve üvey annesini katledişinden önceki ve sonraki yaşantısı, Elizabeth Bathory ve Aileen Wuornos kişiliklerinin de hikâyeleriyle ilişkilendirilerek dramatize ediliyor. Aile içinde maruz kaldığının speküle edildiği baskı ve aşağılanmanın söz konusu cinayetlerin nasıl yolunu hazırladığı sezonun ilk yarısında; Borden’ın davası ve bunun medyaya nasıl yansıdığı da diğer yarısında hafiften de olsa işleniyor. Lizzie’nin işlediği suçla birlikte partneri ve suç ortağı Bridget “Maggie” Sullivan’la olan beraberliği de öykünün asıl odağında olanlar. *Diğer Monster sezonlarında olduğu gibi bunda da gerçeklere herhangi bir sadakat beklememek lazım. Borden ailesi, gerçek öyküyle alakalı alakasız başka figürler ve aktarılan tüm olayların sıralaması arasından yanlış olanlar, doğru olanlardan kat kat fazla. Hatta bu ikisi arasındaki uçurum, önceki sezonlarda hiç olmadığı kadar yüksek olabilir. Gerçek kanıtlar şaşırtıcı ölçüde korunsa da açıklamaları, hatta direkt içeriğin çoğu uydurma. Dizide aktarılanlar ve gerçekte olanlar arasındaki farklara göz atmak isteyenler WatchMojo’nun bu videosuna bir göz atabilirler. *Bu ve herhangi bir Monster sezonunun büyük kısmı yaratıcı menfaatler uğruna değiştirilmiş ya da direkt uydurulmuş detaylardan mı ibaret? Evet. Murphy ve Brennan’ın seçtikleri figürlerin hayatlarını işlerken en fazla odaklandığı şeylerden biri de onları cinselleştirmek mi? Elbette. Uydurulanlar var mı ve konuya yabancı olanlara gerçekmiş gibi kabul ettirilenlerin hepsi yalnızca spekülasyon mu? Tabii ki. İkili sürekli baş karakterlerini acındırmaya eğilip geriye kalan tüm gri alanları, karmaşıklığı ve suçluluğu elinin tersiyle itiyor mu? Mutlaka. *Murphy bunları hep yapıyor zaten. İzleyicisini küçümseyerek üretiyor; seyirci bunu yüzüne vurduğunda da suçu yine seyirciye yüklüyor. Boşverin. Takmayın. Ciddiye almayın. Benim gibi sırf haklı çıkacaksınız diye en son ta ergenliğinizde sardığınız konulara geri dönüp sonra saptadığınız her hatalı detayla daha da kudurmayın. “Yaratıcı hürriyet!” deyin kendi kendinize. Gerekirse bunu tekrarlayın. Yeter ki bu kişiye gereğinden, hak ettiğinden fazla prim yaptırmayın. Şimdiden böylesine yermiş olmama rağmen The Lizzie Borden Story, çoğu yönüyle önceki sezonlardan daha sempatik. Dünya inşası ve estetiği sarmalayıcı; ilk bölümlerde merak uyandırıp akışı boyunca ilgiyi koruyabiliyor. Sanat yönetimi, bütçe sağolsun, zaten üst kalite. Müzik seçimleri de öyle. Mizahı ise bazen ikinci el utanç bastırıp hedefi ıskalasa da bir şekilde karşıya geçiyor. Bu bazen fazla ciddi, bazen de dümdüz parodik arasındaki gelgiti kasıtlı ton da kendi içinde tutarlı. Elizabeth Bathory ile Aileen Wuornos’un Lizzie Borden’ın yaşantısına örülmesiyle yarattıkları sihirli gerçeklik durumu Bathory nezdinde ilgi çekse de Wuornos özelinde göz devirtmekten kaçamıyor. İşe “Bir daha hiç kadın seri katil işlemeyiz, herhâlde. O yüzden hazır sezonu buna ayırmışken tek seferde üç tanesini işleyelim, aradan çıksın.” gibi bir motivasyonla girişildiği aşikâr. Yaratıcı ekibin hikâye boyunca defalarca ve hep aynı şekilde aktarmakta ısrar ettiği türden feminist motivasyonla çelişen bir hamle. Farklı kadınların hikâyelerinin hepsini birbiriyle ilişkilendireyim derken hepsini aynı kefeye koyarak bunlar üzerinden basite indirgenmiş genellemeler yapıyor. Bir başka dizide daha döndürülmesine gerek olmasa da yinelenen, yinelendikçe de içi daha da boşalan mesajlar eşliğinde feminist olmaya kasarken aslında pek de öyle olamayan bir metin. İfade sahnesinden önce geçirmeye cüret edilen “Şimdiki sahne, doğrudan ifade tutanaklarından alınmıştır.” uyarısı. Bu, benim için ikinci bölümdeki tazyikli kusmuk sahnesinden çok daha eğlendiriciydi. Nedenini anlamak isteyenler Borden’ın ifadesinin tamamına şuradan ulaşabilir. Charlie Hunnam. Önceki sezonda da beğenmemiştim ama bu sefer seçimleri -ki o bebek sesini de yapmıyor- daha bir saçma. Oynadığı insanla arasında 30 yaş farkı olması onun kontrolünde değil elbette ama aksanı, durduk yere verdiği esler, teslimatı… Ne kadar kasarsa o kadar az inandıran bir oyuncu. Rebecca Hall ve Vicky Krieps gerçekten süperler. Neden onlarla birlikte anılmadı, anlamadım ama Billie Lourd da çok iyiydi. Hatta bu izlediğim en iyi performansı olabilir. Sarah Paulson yine müthiş bir iş çıkarmış fakat karakterinin öykü içindeki manasızlığından dolayı performansı boşa harcanmış maalesef. Jessica Barden’ın canlandırdığı oyuncu Nance O’Neill de hem metinde hem performansta altından süper kalkılan komik bir yardım karakteri. Gidip tüm bu kadınların davalarını, hayatlarını tekrar araştırmak istetmesi iyi oldu, iyi geldi. Özlemişim böyle konulara dalmayı. Acayiptir ki dizide gerçeğine en sadık biçimde aktarılan karakter Aileen Wuornos. Lizzie Borden fangirllüğü, kız arkadaşı ve şizofreni tehşisi dışında her şey gerçeğine uygun fakat ne yazık ki sezon onun ismini taşımıyor. Huzurlarımızdaki Lizzie Borden, hayatı beyaz güvercinleri ve bahçesindeki vişne ağaçlarından ibaret, insan-değil-Pamuk Prenses cinsi bir temsil. İzleyenlere naif, deneyimsiz, yol yordam bilmeyen bir “evde kalmış” olarak tanıtılması gereksiz olduğu kadar ofansif de. Cinayetlerin öncesinde dâhil olduğu bir sürü vakıf ve kilise aktivitesi var oysa. Hiç de öyle evine hapsolmuş asosyal bir kadın değil. Ebeveyn figürleri ise acımasızlıkları ile doğru orantıda karikatürize karakterler. Hikâyenin çoğunda böyle betimlenip, ölümlerinin ancak hemen öncesinde insanlaştırılıyorlar. Geçen sezonlarda da olduğu gibi Lizzie’nin yanı sıra Bathory ve Wuornos da dramatik menfaatler uyarınca hayatlarının sadece kurban veya mağdur oldukları taraflarıyla tanımlanıyor. Yaratıcılar ve yazarlar bunun üstünden duygu sömürmeye odaklanmadıkları zamanlarda önümüze baskılanan ve baskılanmayan şeklinde yalnızca iki kadın arketipi koyabiliyorlar. Bunun arası bir oluş mümkün değil. Bastırılmış kadının buhranı, bastırılmaktan bıkan kadının intikamına dönüşüyor. Halbuki cinayetlerin başka bir sebebi de var ama bu sebep anlatının önemli bir parçası olamıyor. Eğer babası da üvey annesi de ortadan kalkmazsa Lizzie ve Emma’ya mirastan hiçbir şey kalmayacak ama her gerçek detay gibi bu da göz ardı edilip dizinin altını çizmek istediği hakikat empoze ediliyor. O da nedir? Kadın, ya geçmiş bir istismar sonucu ya sabrı tükendiğinde ya da başka çaresi kalmadığında ancak öldüren bir varlık olabilir. Sadece buna izni var. Hesaplı, planlı, kazanç veya menfaat için öldürmeye kadir olması mümkün değil. Tabiatı sadece ilkine izin veriyor. The Lizzie Borden Story’den daha iyi örnekler olarak önerebileceklerim Chloë Sevigny ve Kristen Stewart’ın başrolleri paylaştığı Lizzie (2018) ve tabii ki de Charlize Theron’un Wuornos’u canlandırdığı Oscar ödüllü performansını içeren Monster (2003). Christina Ricci’nin başı çektiği The Lizzie Borden Chronicles (2015) ise abartarak anlatan bir başka TV işi olarak adı geçirilesi bir yapım sanki. Hesaplı cinaye