‘Aşk gelip geçici bir şey, önemli olan sevgi’

— Kaynak: Hürriyet Kelebek

Sosyoloji okudu, ardından modellik yaptı. Ama kalbinde yatan aslan hep oyunculuktu. Ekranda birçok projede karşımıza çıktı. Ve adım adım parladı. Şimdi yeni projelerinin hazırlığında. Emre Dinler’le buluşuyoruz. Depremde yaşadığı kayıpları, hayatını, aşkı ve oyunculuğu konuşuyoruz.

Bu Emre Dinler’le ilk röportajım. Tam ekrandaki gibi, çok düzgün bir fiziği var. Boyu 1,92 metre, bayağı uzun. Ben fotoğraf çekiminde mecburen takoz desteği almak zorunda kalıyorum. Röportaj boyunca çok heyecanlıydı ama yavaş yavaş ısındı ve samimiyetle anlattı. ◊ Hataylıymışsın, “Sokak kültüründe büyüdüm” demişsin. Nasıl bir evdi sizin ki? Hatay, Kırıkhan ilçesinde; güzel, mutlu bir aile içerisinde büyüdüm. O anlamda kendimi şanslı hissediyorum. Üç kardeşiz, ben ortancayım. Mutlu, güzel ve sıcak bir şehirde, güzel insanlarla, güzel akrabalarla yetiştirildim. Annem ev hanımı, babamın bir organizasyon işletmesi var; düğünler, özel günler için... Ama depremden sonra maalesef onlar gitti. ◊ Geçmiş olsun. Yaşanan deprem felaketinde çok kaybın oldu mu? Bayağı oldu. Beraber büyüdüğüm birçok arkadaşımı, akrabalarımı, mahalledeki komşularımızı kaybettik. Onun dışında evimiz, babamın işyeri gitti. Çok şükür bizimkiler sağ. Ama çok büyük acılar yaşadık. Orada hızlı bir toparlanma süreci var ama yine de etkileri devam ediyor. ◊ Çok zor, başınız sağ olsun. Peki, şimdi baktığında bütün bu kayıplar sana hayat adına ne gösterdi? Bu, büyük bir yıkım. Bence Türkiye’de böyle büyük bir olaydan etkilenmeyen hiç kimse yoktur. İşin psikolojik tarafı tabii başka. İnsan acıları yarıştırmıyor. Biz dönüp baktığımızda en azından şükrettiğimiz bir süreci yaşıyoruz çünkü annem, babam, yakın arkadaşlarımın birçoğu iyi durumda. Toparlıyoruz. Bu acılardan sonra çok fazla güçleniyorsun, insanı daha sağlam bir hale getirebiliyor. Olgunlaşma süreci yaşıyorsun. ◊ Gözlerin doldu... Konuyu biraz değiştirelim. Senin ailende sanatla ilgilenen kimse yok. İstanbul’a taşınma fikri nasıl ortaya çıktı? Küçükken oyuncu olmayı çok istiyordum. Televizyonda bir sahne görüp, evde tek başıma saatlerce oynamaya çalışıyordum. Etrafımda bu işi yapan kimse yoktu. Konservatuvara yönlendirenim olmadı ve üniversitede de Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyoloji bölümüne gittim. Okuldayken de aklımda hep “Acaba oyunculuk yapar mıyım” sorusu vardı. Etrafımı gözlemledim. O yıllarda önce modellik, modellikten sonra oyunculuğa geçildiğini gördüm. Bir modellik yarışmasına başvurdum. Orada derece aldım. Defileler, çekimler başladı. Ama okulu da bırakmadım, bitirdim, üstüne formasyon da aldım. Ve sonra İstanbul’a tam olarak taşındım. Arkadaşlarım Muğla’dan beni otobüse bindirdiler ve İstanbul’a geldim. Hiçbir şeyim ve ne yapacağıma dair hiçbir fikrim yoktu, sadece içimde oyuncu olma isteği vardı. Kuzenimin yanına yerleştim, oyunculuk eğitimleri almaya başladım. Çekimler, defileler devam etti. Sonra yavaş yavaş deneme çekimleri geldi. Annemin duaları gerçekleşti, karşıma da hep iyi insanlar çıktı. İlk işim ‘Söz’ oldu. Sonra ‘Gülperi’, ‘Sol Yanım’, ‘Alsancak’, ‘Kuruluş Osman’, ‘Yasak Elma’, ‘Zembilli’ ve ‘Kızılcık Şerbeti’ geldi. ‘İnsanlar koltuk kapmak için birbirlerini itiyordu, ne yapıyorlar diye düşündüm’ Öncelikle İstanbul bana çok şey öğretti. Mesela burada ilk metrobüse bindiğimde insanlar bir koltuğu kapmak için birbirlerini itiyordu. Küçük bir yerde yetiştim, bu şahit olduğum bir şey değildi, ne yapıyorlar diye düşündüm. Burada herkes bir hayat mücadelesi içerisinde. Hatay’dan örnek vereceğim. Biz biriyle karşılaştığımızda ya da onunla ilgili bir problem yaşadığımızda ertesi gün tekrar karşılaşacağımız için birbirimize karşı en azından saygımız vardır. Ama İstanbul’da insanların ertesi gün karşılaşmama ihtimalleri var. O yüzden umursamıyorlar. Karşısındakilere daha acımasızlar. Ve şunu öğrendim: İnsanlar çok bireysel. Bu durum oyunculuk sektöründe de böyle. Zor bir süreç. Oyunculuk sektörü bir ‘survivor’, herkesin bir ayakta kalma çabası var. Günümüz ekonomik koşullarında artık daha da zor. İstanbul’a geleceksiniz, bir çevre yapacaksınız. Bu çevre içerisinde hayatta kalmaya çalışacaksınız. Maddi olarak imkânınız olması gerekiyor. Sadece bu da yetmiyor, her gün bu işle ilgili bir mücadeleye girmeniz gerekiyor. Bazen arkadaşlarım “Abi nasıl oldu, nasıl yaptın? Biz de gidelim İstanbul’a, biz de yapalım” diyorlar. Bunu söyleyen çocuğun hayalleri, hayal kırıklıkları, verdiği mücadeleleri, yaşayacağı zorlukları düşününce diyorum ki “Bence hiç başlama”. 90’larda oyuncu olmak için İstanbul’a gelenlerin yaşadığı zorlukları anlatan filmler olurdu, benzer şeyler, pek değişen bir şey yok. Bu işi yapmak isteyen çok kişi var. Bu söylediklerimi oyuncular çok iyi anlayacaktır. Çok çalışmak, emek vermek, sabretmek gerekiyor. Sabrettin, başardın, bir noktaya geldin diyelim. Sonra o noktayı korumak için ekstra bir çaba gerekiyor ve tekrar mücadele başlıyor. Çünkü bu meslekte kimsenin, hiçbir şeyin garantisi yok. Hayatıma çok güzel insanların girmesi benim şansımdı. Ama onun dışında o sürece kadar maddi olarak çok zorlandım, kiramı ödeyemez duruma gelmiştim. Ailem destekledi ama yetişkin biri olarak destek kabul etmiyorsunuz. İstediklerinizden fedakârlıklar yapıp zor bir sürecin içerisine giriyorsunuz. Bir sinema filmi projesi var ama netleşmeden detaylarını veremiyorum. ‘Kızılcık Şerbeti’ devam ediyor. Dinamik, enerjik ve çok güzel bölümler geliyor. ◊ Oyuncu değişimi sebebiyle üçüncü sezonun ortasında Fatih karakterini canlandırmaya başladın. İzleyicinin alıştığı bir karaktere girmek zor muydu? Çok zordu. Normalde bizim bir işle anlaştığımızda en azından 1,5-2 aylık hazırlık sürecimiz olur. Ben o süreci yaşamadım, anlaştık ve ikinci günün sonunda sete çıktım. Çok zordu çünkü seyircinin üç yıldır alışmış olduğu başka bir oyuncu vardı. O işte Doğukan’ın (Güngör) çok büyük emeği vardı. Doğal olarak beni önce izleyici çok yadırgadı. İlk üç bölüm ben de alışamadım. Ekip ve oyuncu arkadaşlarım çok yardımcı oldu ama ekibin yıllardır süregelen bir ritmi vardı ve bu ritmi bozmamam, onlara ayak uydurmam gerekiyordu. Gerçekten çok zorlandım. ◊ İzleyicinin sana alışma döneminde aldığın eleştiriler seni üzdü mü? Açık konuşayım, evet çok üzdü. Şöyle bir yorum okudum “Bu çocuğun boyu neden bu kadar uzun” falan. Yani boyuma kadar eleştirildim. Ama atlattık o süreci, seyirci de zamanla alıştı, sevdiler. Şimdi insanlar sokakta iyi şeyler söylüyor. Bu beni mutlu ediyor.