Aklımdakiler: Brek
— Kaynak: Bant Mag
Yeni albümü vesilesiyle Aklımdakiler köşemize konuk olan Brek, farklı disiplinlerde üreten konuklarımızın sorularını yanıtladı.
Besteci, prodüktör ve multienstrümantalist Brek, diskografisinin beşinci solo albümü Alev Apartmanı’nı 18 Eylül’de yayımladı. Biri Dilan Balkay düeti 14 şarkıdan oluşan koleksiyon; susmakla konuşmak, gitmekle kalmak, kendini korumakla açık etmek arasında dolaşıyor. Gitarlarda Bora Yavrucuk ile Eyüp Yavuz Mercan, davulda ise Yağız Nevzat İpek’in eşlik ettiği Alev Apartmanı albümünün ilk konseri 1 Ekim’de Fiba Salon İKSV’de gerçekleşecek. Yeni albümü vesilesiyle Aklımdakiler köşemize konuk olan Brek, farklı disiplinlerde üreten konuklarımızın sorularını yanıtladı. Müziğini bir mekân olarak düşünsek nasıl bir yer olurdu? Yani aslında bu benim için cevaplaması zor bir şey. Çünkü ben bir ortamdan, bir havadan, bir kokudan ve birtakım inputlardan beslenip kendi filtremden geçirip bir şey ortaya çıkarıyorum. Ama dinleyici benden projekte edilen şeyi gözlemleyip onu bir yere yaklaştırabiliyor. Dolayısıyla kendi çalışma biçimim üzerinden size bir şey telkin etmem biraz tuhaf geliyor. Ama illa cevap vermem gerekirse, güvenli alanıma saklanmayacağımı söyleyebilirim. Zaten albümün adını da Alev Apartmanı koyduk. Son dönem üretimlerimde çok urban, şehir hissediyorum yaptığım şeyleri. O yüzden böyle boş alanlar, ne bileyim Nuri Bilge Ceylan filmi gibi geniş landscapeler ve mevsimsel değişiklikler falan değil; daha ev, oda, orta-alt sınıf, yavaş, kalabalık olmayan, biraz belki yerleri ahşap ve gıcırdayan, belki bodrum katında, hafif dökük sıvalı ama yine de yaşaması keyifli ve ısınmakta güçlük çekmeyen bir ev olabilir. Genelde dış mekânlardan çok iç mekânlardır bence benim müziğim; zannımca da tek bir odadan kalemdir. Çok fazla ben. Benim bir sürü varyasyonum, farklı dönemlerdeki benler ve benim bedenim veya ruhum üzerinde iz bırakmış herhangi kimselerdir. Aile fertleri de olabilir, sokakta bir kere görülmüş bir insan da olabilir. Ve aynı şekilde de bu albümün üzerinde iz bıraktığı herkestir. Sinematik bir müziğin var. sanki sahneleri müzikle yazmayı seviyorsun ve dinlerken o sahneleri zihinde görmemek imkânsız. Sinemanın müziğindeki etkisini merak ediyorum. Ben müzik dinlerken sevdiğim bir filmi açıp sesini kapatmayı ve ikisini birleştirmeyi seviyorum. Senin bir film önerin var mı acaba senin müziğinle açıp izleyebileceğim? Ben de şarkıları yazarken genelde sahneler veya tablolar hayal ederim. Simgeleri, öğeleri yerleştiririm. Sembolleri seçtikten sonra oluşan hisse dair akışta bütün hikâyeyi tamamlarım. O yüzden bunun sinematik bir şekilde anlaşılabileceğinin farkındayım aslında, hoşuma da gidiyor. Zaten hâlihazırda sinemadan çok etkilenerek, hatta sinemadan çalarak, araklayarak, gerek sahnelerden gerek altyazılardan ya da diyaloglardan not alıp oradan evire çevire şarkıya dönüştürdüğüm çok fikir oldu. O yüzden evet, sinemayla birbirine selam çakan bir şarkı yazım şeklim oldu, doğrudur. Hiç kendi şarkılarımı bir sinema filminde hayal etmedim. Çünkü aslında şarkı formunda olan müzikle sinemayı eşlemek konusunda zorlanıyorum. Yani ben bir sinema müziği yapsaydım, bir filme müzik yapsaydım bu şarkılar formunda olmaz, daha ambiyans ya da daha deneysel bir müzik olurdu. Ama film değil de fragman üzerinden düşünecek olursak, Eternity and a Day’e çok yakıştırırdım bazı şarkılarımı mesela. Bazen, özellikle Alev Apartmanı, yani son albüm işlerini mesela Permanent Vacation filmine eşleyebilirim gibi geliyor. Ya da bir iki tane daha Jim Jarmusch filmine belki. Nispeten ağır filmlere, yavaş filmlere eşlemek daha kolay oluyor benim için. Ama bir yandan da şehre selam çakan bir sinematografisi olması gerekiyor en azından son dönem üretimlerim için. Dolayısıyla adını geçireceğimiz filmler varsa bunlar Eternity and a Day ve belki Permanent Vacation olabilir. Ama bunları kesin izlemişsindir Sadi. Sevgili dostum Brek, işte senin için bir (iki) soru: Bugüne kadar yaptığın müziği bir kişi olarak düşünsek onunla nasıl anlaşırdın? Kendisiyle arkadaş olur muydun? Flörtleşir miydin? Yoksa gıcık mı olurdun? (iki) Bir şarkını, hiç tanışmadığın birinin seni ve müziğini anlaması için bırakacağın tek ipucu olarak düşünsen, hangisini seçerdin? Sevgili dostum Tuğçe Kep… Sadece benim yaptığım müziklerden bir kişi çizeceksek bence oturup aynı masada muhabbet etmeye kıyamayabilirdim. Çok konuşkan birine benzemiyor çünkü. Sosyal olarak bir beklentim olmazdı ondan. Bu yüzden belki de flörtleşmesi eğlenceli biri olurdu. Çünkü nispeten lüzumsuz konuşmayacak ya da beni yormayacak biri olduğuna dair bir önsezim olurdu. Ama gerçekte böyle değil. Gerçekte kendimle aynı masaya otursam üç dakika dayanamam, büyük kavga ederim. Diskografinde çok ayrı bir yerde duran “Gece Beni Almadan” parçasının yaratım sürecini anlatabilir misin? “Gece Beni Almadan” biraz fazla kendisiyle hesaplaşan bir parça. Aslında biraz da 1990 albümünün eksik parçası gibi görüyorum onu. Keşke o albümün içinde olsaydı. Çünkü onun kapanışı gibi hissettiriyor bana, o dönemin, 1990 döneminin kapanışı gibi hissettiriyor. Yani 1990‘la doğan güneşin batışı gibi. Ve bir nevi ergenliğe veda, ergen fikirlere ve o alışkanlıklara veda mahiyeti taşıyan, biraz kendi hayal kırıklıklarıyla barışmaya çalışan, kendi utancını bir madalyon gibi taşıyan bir telkin hâlinde yazıldı “Gece Beni Almadan”. Aslında kendi “cringe”inde boğulan bir şarkı. Ve zaten birçok klişeyi; gerek melodik, gerek aranje, gerek de söz olarak samimi klişeleri içinde barındıran bir şarkı. Sözlerinin yazımı baya uzun sürdü. Bir yandan ölümden çok korkan birinin şarkısı “Gece Beni Almadan”. Belki bu konuda kendisine o kadar da önemli olmadığını hatırlatacak bir şarkı yazmaya ihtiyaç duymuştur da ondan yazmıştır o her kimse. 1990 sonrası olduğu için de şekli ve aranjesi ve içindeki katmanların şekillenme kısmında çok zorlandım. Alışageldiğim yerden akustik gitarlı ve klasik şekilde davullar ve birtakım minik sentetik katmanlar kullanacağım bir şarkım mı olacak, yoksa daha çağdaş, daha elektronik bir yerde mi duracak diye uzun süre uğraştım. Kendi kendimi makasladığım bir dönemi vardı aranjesine dair. Bu savaş bence işin az önce bahsettiğim psikolojik savaşıyla benzer bir yerde duruyor. Belki onun sembolüdür bunun içindeki öğelerin ne şekilde yerleşeceğini seçme kısmındaki çatışma. Ama yine de güneşi tatlı bir şekilde batıran bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Ben o şarkıdan alacağımı aldım, umarım siz de alırsınız. Berk albüm süreçlerin beni hep çok etkiler. İnanılmaz bir adanma ve konsantrasyon görürüm sende hep. Hayatın ciddi şekilde değişiyor sanki albüm döneminde. Sence öyle mi? Ve o süreci nasıl geçirdiğini merak ediyorum. Senin ritüellerin, daha iyi yazmanı veya odaklanmanı sağlayan yöntemlerin, sana ilham veren, kendini açmak için uyguladığın teknikler nedir? Ya evet, bu yaratım süreçlerinde biraz çaresizce genel gerçeklikle bağımı biraz koparıyorum. Bir tercih olarak değil aslında tam da. Belki izin veriyorumdur kendime ama kendiliğinden oluyor biraz ve kalktığım andan yattığım âna kadar sürekli o şarkıların içinde kalıyorum ve hayatın geri kalanına pek karışamıyorum. Çok nadiren beni bu daydreaming’den uyandıran uyarılar görüyorum hayatta. Onlar da genelde yine bu yaratım sürecinin kendisine katkıda bulunabilecek kadar kuvvetli uyaranlar oluyor. Onları olabildiğince unutmamaya, not etmeye ya da o anda aklımda dönen şarkı veya lirik neyse onun içine hızlıca yerleştirmeye çalışıyorum. Yani aslına bakarsan genel tabirle pek de “yaşamıyorum” bu dönemlerde. Akıl sağlığım açısından çok iyi olmayabilir üretme sürecindeki bu rutinim ve ritüelim. Ama bir yandan gerçeklikten, en azından genel gerçeklikten bu kadar kopuk ve tek başıma yaşadığım bir şeyin çok biricik olduğundan da eminim. Dolayısıyla bu süreçleri hiçbir şeye değişmem hayatta. Benim için en özel şeyler bunlar. İçinden çıkamadığım soru işaretlerim olduğunda, özellikle şarkı sözüyle alakalı, bir şekilde başarabilirsem izlemediğim ve sinematik değeri olduğuna kanaat getirdiğim, en azından birtakım referanslarla hareket ederek üretim sürecime uyabilecek filmleri izlemeye çalışıyorum elimde kalem kâğıtla. Ve