Adana Altın Koza notları: Mutter, Ölü Köpekler Isırmaz, Patates Kızartması

— Kaynak: Bant Mag

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali değerlendirmelerimiz, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndan üç filmle devam ediyor.

33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali değerlendirmelerimiz, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndan üç filmle devam ediyor: Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri, Ölü Köpekler Isırmaz ve Patates Kızartması. Öncelikle, Türkiye’de izlemeye çok alışkın olmadığımız ve çok sevdiğim bir tür olan body horror’a yakın bir film izlediğim için Alphan Eşeli’ye kocaman bir teşekkür. Bu sebepten filmi mutlu ve pozitif bir beklentiyle izlemeye başladığımı söylemeliyim.Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri, açılışıyla birlikte görsel açıdan tatmin edici bir film olacağının ilk sinyallerini veriyor. Hazar Ergüçlü de henüz en başından filmin yükünü sırtında başarıyla taşıyor. Görsel dünya ve Ergüçlü’nün performansı, dikkatin bir an bile dağılmamasına sebep oluyor. Gelgelelim, Mutter ilerledikçe filmin annelik üzerine söylediklerinin tam olarak nereden konuştuğundan emin değilim. Filmin anneliği kendiliğinden kutsal ve koşulsuz bir sevgi alanı olarak kabul ettiği yerlerde, bu kabule aldığı mesafe kafa karıştırıcı; anneyi özgürleştirmeye çalışsa da bu özgürlüğü ikna edici yeni bir söze dönüştüremiyor sanki. Bedenin ve yaratığın dönüşümü, kutsallığı bozmak için güçlü bir araç olabilecekken, Mutter bu imkânın etrafında dolaşıyor ama onu yeterince ileri taşımıyor. Body horror’ın sunduğu malzemeler güçlü olsa da annelik meselesiyle kurduğu bağ her zaman açıklığa kavuşmuyor. Türün olanaklarından yararlanırken kan kullanımına da gereğinden fazla sırtını yaslıyor. Rahatsız edicilik için mutlaka kanın çoğaltılması gerekmiyor; aksine bence bedenin dönüşümünü, bozulmasını ya da tekinsizliğini göstererek çok daha etkileyici olabilirdi. Bazı sahnelerde kan anlatının önüne geçiyor ve yaratmak istenen huzursuzluk, yerini yalnızca görsel şiddete bırakıyor. Makber bölümüne geçiş ise -yapılmak isteneni anlamakla beraber- yapımın türü açısından başka bir kafa karışıklığı yaratıyor. Body horror’ın kurduğu tekinsiz dünyanın ardından gelen bu bölüm, filmin dilini başka bir yere taşırken geçmiş bölümlerle tam bir birleşim yaşatamıyor. Türler arasında anlık dolaşmak başlı başına bir problem değil; ancak burada geçişin, temel meseleyi derinleştirmekten çok, hangi türün içerisinde konuşulduğuna dair yeni bir soru işareti açtığını düşünüyorum.Özetlemek gerekirse; Hazar Ergüçlü’nün performansı ve beden üzerinden kurduğu atmosfer Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri’nin öne çıkan tarafları. Filmin meselesi ise koca bir soru işareti. Gösterim sonrası söyleşide yönetmenden temiz bir yanıt gelmediği için filmin adının niçin Almanca olduğuna dair de hâlâ düşünüyorum. Bir yanıt bulamadım. Nuri Cihan Özdoğan’ın ilk uzun metrajı, festivalde şehrin yoğun ilgisiyle karşılaştı. Yönetmen; yaşadığı ve yakından bildiği toprakların hikâyesini anlatırken ekolojik bir problem olarak atıkları ve çöp ithalatı üzerinden şekillenen güç savaşlarını dert ediniyor. Bu savaşların altında ezilen, kendilerine bir gelecek kurmaya çalışan iki genç; İsmet ve Dogo iki baş karakterimiz. Birbirinden oldukça farklı görünen bu iki arkadaş, içinde bulundukları ilişkilerinin bir parçası olarak hayatta kendi yerlerini bulmaya çalışıyor, tıpkı film boyunca uzaktan yakından temas edilen bütün genç karakterler gibi. “Eskiden taraf değiştirmek din değiştirmek gibiydi.” cümlesi, filmin değişen taraflara ve bu değişimin beraberinde getirdiği onursuzluğa bakışını özetleyen bir nokta. Karakter buluşları daha önce defalarca gördüğümüz bir çizgide ilerlese de Dogo ve İsmet, oyunculuk performanslarının etkisiyle metni başka bir yere götürüp filmi takip edilebiliyor kılıyor. Başlarda daha güçlü görünen Dogo’nun giderek zayıflıklarıyla tanışılırken; İsmet’in kendi zayıflığını yenme çabalarını görüyoruz. İsmet’in elini kirletmesi ve ilk günahının ardından araba aynasından kendisine bakışı, Dogo’nun ise özgüvenli görünen çekingen bakışları; iki karakterin yollarının giderek kesiştiği bir çizgiye dönüşüyor. Güçler ve zayıflıklar ortak bir noktada buluşuyor. Seyir boyunca etkileyici anların güçlü bir atmosfer kurduğunu söylemek mümkün olsa da anlatının odağının güç savaşlarının diğer tarafındaki Şekerciler grubuna kaydığı bölümlerde belirgin bir dağılma yaşanıyor. Ölü Köpekler Isırmaz, didaktik anlatımının bazı noktalarında altını çizme isteğinden kurtulamazken, farklı dramaturjik parçalar birbirinden koparak etrafa saçılıyor ve kendi adıma yolumu kaybediyorum. Bu dağınıklık, oluşabilecek duygusal etkiyi zayıflatan bir duruma dönüşüyor. Kadın karakterlerin hikâyedeki sınırlı varlığı ile İsmet’in aşkının inandırıcılığı da filmde kendine gerekli yeri bulamıyor. Ölü Köpekler Isırmaz, bana göre bütün parçalarını aynı güçte bir araya getiremese de kendi coğrafyasından konuşmayı bilen, etkileyici performanslar ile dikkat çeken bir ilk film. Üç günde çekildiği bilgisi geldiğinden beri merakla beklediğim Sinan Biçici’nin Patates Kızartması filminin, bu sene komedisiyle oldukça ağır konuların arasında nefes aldırdığını söyleyerek başlayayım. Böyle deyince, dertsiz tasasız bir anlatı olduğu anlamı çıkmasın. Film, yalnızca iki repliği olan ve senaryoda ADAM2 olarak anılan bir figüranın, ünlü oyuncu Akın’ın arkadaşı olduğunun anlaşılmasıyla sette değişen dengelere odaklanıyor. ADAM2’nin bir isme kavuşması üzerinden set emekçilerinin çalışma koşullarını ve aralarındaki hiyerarşiyi ele alıyor.Filmin en güzel buluşlarından biri, geçmişi bir tat üzerinden hatırlamak. Serdal’ın kolundaki patates kızartması iziyle açılan iki karakterin ortak anısı, geçmişi yeniden kurma isteğine dönüşüyor. Dandik yağ, tuz, patates ve kararmış bir tava ile temas edilen epizodik bellek, filmin bütün meselesini küçük bir nesnenin içine sığdırıyor. Aynı patatesi yeniden kızartıyorlar ama eski tadını bulamıyorlar. Akın ile Serdal’ın patatesten aldığı tat artık başkalaşmış. Anlatımdaki mizah, sadece figüranla ünlü oyuncu arasındaki farktan değil; insanların birbirine verdikleri değerin, o kişinin kim olduğundan çok kimleri tanıdığına göre değişebilmesinden doğuyor. Filmin derdini ve metnini takip etmek kolay ve eğlenceli. Kamera kullanımına alışmak ise eğlencesi tartışılır fakat aynı kolaylıkta değil. Kamerayı seyirci konumuna yerleştiren yönetmen, bir konuşmanın ortasında dikkatimizi alakasız detaylara, tıpkı gerçek hayatta izlerken dikkatimizi başka bir yöne kaydırabileceğimiz yerlere çekiyor. Bana göre bu iyi bir fikir gibi görünse de çoğunlukla seyircinin dikkatini yönlendiren, hatta onu manipüle eden bir noktaya varabiliyor. Fikir, bu metnin içinde sağlam bir zemine oturmuyor. Kameranın seyirciyi sahnenin içerisine alışı, bazı anlarda sahnenin kendisinden daha görünür hâle geliyor. Bazı sahnelerde filmin bir ânın içinde kalma ısrarı da o ânın taşıdığı duygudan daha baskın oluyor. Patates Kızartması, bütün tercihleri filme aynı ölçüde hizmet etmese de neyi anlatmak istediğini bilen ve bunu ararken risk almaktan çekinmeyen bir film. Setin görünmeyen çalışanları, iki replikli “ADAM2”ler, biten tiyatro oyunları ve tamamlanamayan projelerin derdi aynı dünyada buluşuyor. Sinan Biçici, bunu anlatırken kendi üretim biçiminde de farklı bir yol deniyor; senaryonun boşluklarını oyunculara bırakıyor, doğallığı arıyor ve bunu üç günlük bir çekim ile başarıyor. Alınan riskler bazen filmin duygusunu güçlendiriyor, bazen işe yaramıyor. İzlediğimiz film, bütün bunların arasında kendi tadını bulmaya çalışıyor gibi.