63. Antalya Altın Portakal Film Festivali İzlenimleri

— Kaynak: Beyazperde

Hande Kara yazdı: Bu yıl 63. kez gerçekleşen Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Yarışma seçkisinde neler izledik, ödüller kimlere gider?

Hande Kara yazdı: Bu yıl 63. kez gerçekleşen Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Yarışma seçkisinde neler izledik, ödüller kimlere gider? Antalya Altın Portakal Film Festivali'nin Ulusal Yarışma seçkisi bu yıl sinemaseverleri oldukça karmaşık duygular içinde bırakıyor. Festival salonlarının o kendine has atmosferinde, perdede akıp giden her yeni hikayede izleyici olarak hep o aynı mucizeyi; salondan çıkarken bize tam anlamıyla işte bu dedirtecek, günlerce zihnimizde demlenecek o sarsıcı filmi aradık. Ancak bu seneki panorama, böylesi tartışmasız bir zirveden ziyade, çok daha dalgalı, risk alan ama yer yer de kendi hırsının kurbanı olup nefesi kesilen bir deneme tahtasını andırıyor. Bir yanda Türk sinemasının o aşina olduğumuz, ağırbaşlı ve melankolik taşra atmosferi, bitmek bilmeyen vicdan hesaplaşmaları ve varoluşsal krizler festivalin geleneksel dram yükünü sırtlanmaya devam ediyor. Diğer yanda ise bilimkurgudan kara mizaha, folklorik korkudan platform estetiğine uzanan, tür sineması adına cesur ve yenilikçi sulara yelken açan yapımlar var. Ne var ki, bu estetik arayışlar ve türler arası iddialı danslar her zaman sağlam bir kurguyla desteklenemiyor. Seçkinin geneline baktığımızda sıkça karşılaştığımız temel problem şu: Kimi filmler tüm kurşununu şık kadrajlara, teknik beceriye ve büyük görsel dünyalara harcarken, bir sinema eserinin en temel kalbi olan hikaye anlatıcılığını, karakter derinliğini ve inandırıcılığı ne yazık ki ıskalıyor. Kısacası bu yılki Antalya seçkisi; güvenli sularda yüzmeyi seçen ağır dramlar ile sınırları zorlamak isterken kendi kurduğu evrenin içinde tökezleyen hırslı denemeler arasında gidip gelen, heyecan verici ama bir o kadar da kusurlu bir oyun alanı. Hangi filmin türünün gereklerini hakkıyla yerine getirdiğine, hangisinin hikayesini unutup sadece tekniğe hapsolduğuna ve hangi oyuncu performanslarının zayıf senaryoları tek başına sırtladığına gelin tek tek, yakından bakalım. Usta yönetmenin kamerasından yansıyan belgesel görüntüleri, ne yazık ki filmi tek başına sürüklemeye yetmiyor. Perdede izlediğimiz Öykü Karayel ve Metin Akdülger'in canlandırdığı bu şehirli çiftin dertleri, bir noktadan sonra yabancılaşıyor ve izleyiciye o beklenen duyguyu bir türlü geçiremiyor. Kocasının karaciğer nakli bekleme sürecini merkeze alan film, ilk uzun metraj olmasının getirdiği handikapları fazlasıyla taşıyor. Hikayenin ağırlığına rağmen, özellikle başrol oyuncu tercihindeki yanlış seçim filmin inandırıcılığına ciddi bir darbe vuruyor. Ancak yine de yönetmenin sonraki işlerini takip etmek isterim. Süresi itibarıyla izleyiciye zorlayıcı bir deneyim yaşatsa da, yetkin rejisiyle günün sonunda seçkinin en iyisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Türler arası bu iddialı dansın içinde, kazanan tarafın folklorik korku olmasını tercih ederdim ama bu haline de çok itirazım yok. Bazı yan kast seçimlerini başarılı bulmasam da, yine de geçmişin hayaletlerini ustaca bugüne taşıyan, güçlü bir film. Harika bir fikri ne yazık ki platform filmi estetiğiyle beyaz perdeye taşıyan yapım, seçkinin zayıf halkalarından biri. Kısa süresine rağmen tekrara düşen sahneleri ve ikna edemeyen kastıyla tökezlese de, Antalya'da bir seyirci ödülü olsaydı şüphesiz o heykelciği evine götürürdü. Mert Fırat ve Mehmet Günsür’ün öne çıkan oyunculuk performanslarıyla sırtlanan bir kitap uyarlaması. Sinema bir anlatma değil gösterme sanatıdır; ancak bu film size tam olarak ne olduğunu göstermeyip olayları bizzat çözmenizi bekliyor. Bu tercih, kitabı okumamış ve dikkatsiz izleyiciyi salon koltuğunda epey zorlayabilir. Açıkçası ben de kitabı okumayanlardanım ama filmi çözümlemeye çalışırken ulaştığım yerin doğru olduğunu öğrendim, dolayısıyla bu noktada film benim için amacına ulaştı. Bütün kurşununu şık kadrajlara ve işin teknik tarafına harcarken, bir sinema filminin en temel ihtiyacı olan hikayeyi tamamen unutuyor. Görsel bir tatmin sunsa da, içi boş kalan anlatısıyla derinleşemiyor. Kağıt üzerinde okuduğunuzda çok iyi bir hikaye vaat eden anlatı, maalesef beyaz perdeye aynı güçle geçemiyor. Perdeye yansıyan hiçbir karakterin ve diyalogların inandırıcılığı yok, bu da o ağır psikolojik yükü seyircinin hissetmesini tamamen engelliyor. Seçkinin açık ara en sevdiğim filmlerinden biri ve tür sineması adına kesinlikle önemli bir deneme. Senaryonun eksiklikleri, teknik aksaklıklar ve genç kastı filmi yer yer biraz tökezletse de, Sumru Yavrucuk usta işi performansıyla hikayeyi başarıyla sırtlıyor. Biçimsel arayışları yüksek, kendi içine dönük bir deneme olsa da, oyuncuların o abartıdan uzak, doğal performansları filmi sevilebilir kılan en büyük etken oldu benim için. Melda Tuzluca radarıma girdi. Yılların sinemacısı Biket İlhan’ın hala film çekebiliyor, üretebiliyor olması elbette çok kıymetli. Ancak hali hazırda yıllardır filmlerde tükettiğimiz bir konuyu, adeta bir televizyon estetiğiyle aktarması maalesef izleyici olarak beni üzdü. Genel olarak bu yıl festivallerde izlediğim yapımları göz önüne aldığımda, seçkideki filmler arasında uçurumlar görüyorum. Elbette bunun en büyük sebebi sektörün şu an içinde bulunduğu durum. Üç büyük festival olarak İstanbul, Adana ve Antalya'yı sayarsak, her festivalde çok iyi en az 10'ar film izlemeyi bekleyemeyiz. Çünkü şu an öyle bir üretim potansiyeli yok. Yine de önümüzdeki yıllarda daha dengeli seçkiler izleme dileği ile bazı ödül tahminlerime geçeyim. Maalesef Ulusal Yarışma seçkisinde yer alan Elisa ve Bekle Bizi Brüksel filmlerini izleyemedim, dolayısıyla o filmleri değerlendirmeye alamadım.