55 ALBÜM: Ağustos 2026 best of
— Kaynak: Bant Mag
“Ne dinlesek?” diye soranlara, ağustos ayından 55 albüm.
“Ne dinlesek?” diye soranlara, ağustos ayından 55 albüm. Sıralama kronolojik. Japon psikedelik folk üçlüsü maya ongaku, ikinci albümü Nothing Space Music’te müziği neredeyse bir dikkat ve algı egzersizi gibi ele alıyor. Shonan’da kaydedilen albüm, ambient ve pastoral dokuları acele etmeyen, boşluklara da ses kadar önem veren bir anlayışla bir araya getiriyor. Grubun spontane oluş fikrine dayanan yaklaşımı, Nothing Space Music’i belirgin melodilerden çok atmosferi ve dinleme hâlini merkeze alan bir albüme dönüştürüyor. D.U. Brixton çıkışlı altılı, albüm 7 Ağustos’ta platformlara düştüğünden beri bütün gözleri üstüne çekiyor. Man/Woman/Chainsaw çıkış albümlerinde yeteneklerini janrlara bağlı kalmaksızın sergiliyor ve kalabalık bir grubun nasıl yeni ses manzaraları bulabileceğini veya alışık olduğumuz tarzlara nasıl kendi yorumlarını katabileceğini görmek yüzümüzü güldürmüyor değil. Cannonball’un genelinde şu aralar çok da sık rastlamadığımız mutluluğa ve keyfe dair bir şey var. Belki bu genç grubun işlerine getirdiği heyecan ister istemez bestelerine de sızmış. Man/Woman/Chainsaw’un ismini daha uzun süreler duyacağız gibi görünüyor. E.Ö. Kariyerinde Laurie Anderson’dan Ryuichi Sakamoto’ya, David Sylvian’dan Blonde Redhead’e birçok önemli isimle çalışmış olan İzlandalı basçı, kendisi kadar namı büyük gitarist Bill Frissel ile bir araya gelince güzel bir şeyler beklemek normal. Sverrisson’un kendine has arpej ağırlıklı bas cümlelerine Frissel’in daha çok atmosferi yoğunlaştıran bir eşlikçi olarak katıldığı şarkılar da zaten tamamen Sverrisson’un besteleri. İkiliden daha önce de 2018’de Strata isimli bir albüm daha duymuştuk. Orada gitar daha dominant tınlıyordu, bu sefer basın ön planda olduğunu söyleyebiliriz. Son derece minimal prodüksiyon da çalımlara odaklanmayı kolaylaştırıyor. Keyif alacağınıza eminiz. U.Ç. Roy Montgomery ile Martha Skye Murphy’nin Nebular’ı, iki müzisyenin birbirine şarkı göndermesinden çok, uzaktan birbirlerinin sesine cevap vermesiyle şekillenmiş bir albüm. Yeni Zelanda’da yaşayan gitarist Montgomery ile Londra merkezli Murphy, kayıtları e-posta üzerinden birbirlerine göndererek, katmanların ve sınırların giderek birbirine karıştığı bir ses dünyası kurmuş. Montgomery’nin gitarları ağır ağır yükselirken Murphy’nin sözden çok sese yaklaşan vokalinin yarattığı bu bulanıklıklık sonucunda beş parçaya yayılan, zamanı mümkün olduğunca esneten bir ambient ve drone koleksiyonu ortaya çıkmış. T.Ö. John Carpenter’ın kariyerinin ilk çizgi romanı için oğlu Cody Carpenter ve gitarist Daniel Davies ile besteledikleri Cathedral, çıkış noktasının aksine eşlik ettiği hikâyeden bağımsız da ayakta duran bir albüm. Heavy metal ve prog rock’a yaslanan aranjmanların Davies’in gitarının da etkisiyle arada verdiği hard rock tadında çıkışlar, endüstriyel ve senfonik aksanlarla şekilleniyor; baba-oğul Carpenter’ların synth akorları ise Los Angeles’ta asansörlü bir katedralde gerçekleşen bir cinayeti konu alan roman için ikisinden de beklenecek ölçüde karamsar ve tabii ki de bir o kadar sinematik bir atmosfer inşa ediyor. Gotikliği değilse de süresi hafiften yorabilen bir albüm ama yazdan bıkmış, ayazı özlüyor olabileceklere mutlaka iyi gelecektir. Z.N.G. Ambient ve drone dünyasının en çalışkan isimlerinden biri olan Lawrence English, yine yeni bir albümle karşımızda. Aynı zamanda Room40 isimli harika plak şirketinin de sahibi ve bu tarz müziklere ilginiz varsa kendisiyle illa ki karşılaşmış olmalısınız diye düşünüyorum. Albüm yine minimal tonlarda ve sanki bir uzay gemisinin içinde uzayda sürükleniyormuşuz gibi hafif kaotik bir hisle başlıyor. Beşinci parçaya geldiğimizde sanki bir şeyler değişiyor ve başka bir hikâye başlar gibi oluyor. Daha sonra yine benzer şekilde devam etse de albümün ortalarına doğru böyle nefes aldığımız garip ve aşırı güzel bir bölüm var. Sonlara doğru yine benzer bir düşüş ve dinginlik tekrar kendini hatırlatıyor. Bu iniş çıkışlı hâl genel olarak karanlık ve pis bir atmosfere sahip; bu sıcaklarda herkese çok da uymayabilir ama türün meraklıları için Lawrence English yine çok hoş, dokunaklı bir işe imza atmış. K.A. Tom ve Ed Russell kardeşlerin projesi Overmono, 2023 tarihli Good Lies’ın ardından ikinci albümü Pure Devotion ile geri döndü. UK club müziğinin breakbeat, garage ve techno damarlarını duygusal vokal parçaları ve atmosferik prodüksiyonlarla bir araya getiren ikili, bu kez dans pistinin enerjisinden çok bıraktığı hissin peşine düşüyor. John Joseph Holt, Kindora ve Ruthven gibi isimlerin de yer aldığı albüm, Overmono’nun karakteristik sound’unu daha gevşek ve içe dönük bir alana taşıyor. D.U. Kamasi Washington, Robert Glasper, Terrace Martin ve 9th Wonder birlikteliğinden oluşan caz süpergrubu Dinner Party, ellerindeki sıcak materyalleri Whatchu Bringing? isimli yeni albümlerinde, geniş masalar etrafına insanları toplamak, gülüşleri çoğaltmak ve toplulukları kutlamak için kullanıyor yeniden. Samimi hisler yayan koleksiyon, kendinizi bir anda salınırken, birbirine değen akışkan enstrümanlar ve iyi hislerle çevrili buluyorsunuz ve bunu yanınızdakilere yayma isteğiyle elden ele büyütüyorsunuz gibi bir his bırakıyor. Ş.Ö. Country dünyasının “görkemli kaybedenlerinden” Blaze Foley’nin şarkılarına yorum katmak çok da kolay bir meşgale değil. Elimizdeki yeni toplama, müzisyenin 1989’daki erken yaşta kaybından sonra yaymnlanan albümlerinden ve Georgia’da evinde yaptığı ilk kayıtlarından oluşan Sittin’ By The Road’un şarkı listesini birebir takip ediyor. Foley’in en çok bilinen şarkılarından “If I Could Only Fly”a albümün iki ağır topu Phosphorescent ve Lucinda Williams iki adet farklı yorum getirmiş. Kalan isimler çok tanıdık değil ama zaten bu tarz toplamalar yeni isimler tanışmak için hep birebirdir. Foley ve country sevgisi olanlar gayet tatmin olacaktır. U.Ç. Here We Go Magic grubunun solisti Luke Temple’ın Art Feynman mahlasıyla yayımladığı dördüncü albüm Orphans. Genelinde enstrümantal bir yol izleyen projede yer yer vocoderden geçmiş vokallere de rastlıyoruz ama ön plandaki sakinliği hiçbir şey bozmuyor. Kendine has, gösterişsiz ama merak uyandıran bir ses dünyasıyla baştan sona atlamadan dinlettiriyor kendini Orphans. Müzisyenin “başka şeyler yaparken dinlemek için” diye betimlediği albümünde fikirlerini ve yaratıcılığını kısıtlamadığı; herhangi bir istatistiksel kaygısı olmadan aklındakileri kaydettiği aşikâr. E.Ö. Margaret Glaspy, I Am Both’ta kendini tek bir duyguya ya da türe sığdırmak yerine çelişkili bir ruh hâlinin içinde dolaşıyor. Folk ve indie rock’ın yalınlığını yer yer farklı türlerden de beslenen gitar dokunuşlarıyla buluşturan albüm, Glaspy’nin kendini açıkça anlattığı bir alana dönüşüyor. Glaspy’nin gitarı çoğu zaman şarkıların merkezinde olsa da gösterişten uzak; şarkılardaki duygusal hâlleri en iyi aktaran şey, sesindeki pürüzler ve güzellikler. T.Ö. Phoebe Bridgers’ın çokça beklenen üçüncü albümü Lost Weekend, hakkında pek az şey bildiğimiz, yalnızca bir tekliyle tanıtılmış hâlde önümüze düştü. Bridgers’ın yıllar içinde röportajlarında, müziğinde ve sözlerinde dönüp dolaşıp kurcaladığı sorulardan biri affetmenin ne demek olduğuydu. Birini affetmekle özür dilemek, affetmemekle hâlâ sevmek arasındaki alan Lost Weekend’de de derinine kadar işleniyor. Albümü tek bir ucundan tutmak neredeyse imkânsız; bir noktadan sonra Bridgers’ın aşkından, acısından ve yasından oluşan dev bir duygu bulutuna dönüşüyor. Prodüksiyon da ambient dokular, sönümlenmiş country tonları ve yer yer shoegaze’e kayan efektli, gürültülü gitarlarla bu hissi destekler hâlde. T.Ö. Taja Cheek’in, albüme adını veren serap metaforundan; yanlış umutların, zihnin oyunlarının ve gerçek gibi görünen yanılsamaların çağrışımlarından yola çıkarak güvensizlikle ve “Senin başarın için yaratılmamış bir dünyada nasıl büyürsün?” sorusuyla hesaplaştığı dördüncü uzunçaları. Lucy Dacus ve Orville Peck gibilerine destek atmış Andrew Lappin ve Animal Collective, Doug Seegers ve Uncivilized benzeri isimlerle çalmış multi-enstrümantalist Ben Chapo