50 ALBÜM: Temmuz 2026 Best Of

— Kaynak: Bant Mag

“Ne dinlesek?” diye soranlara, temmuz ayından 50 albüm.

“Ne dinlesek?” diye soranlara, temmuz ayından 50 albüm. Sıralama kronolojik. Smirk, üçüncü albümü Speculative Fiction ile önceki işlerinin köşeli punk enerjisini tamamen terk etmiyor ama bu kez melodilere daha fazla alan açıyor. Power pop, post-punk ve 70’ler punk’ının keskin hatlarını bir araya getiren albüm, ilk başta oldukça tanıdık duyulsa da güçlü şarkı yazımı ve akılda kalan nakaratlarıyla 40 dakikayı biraz aşan süresi boyunca ritmini hiç düşürmüyor. T.Ö. Londralı ekibin çıkış albümünün yaratıcı dünyası oldukça şahsına münhasır. Grubun folk janrının ses dünyasından ve hikâye anlatıcılığından istediklerini alıp, pastoral detaylarını bir kenara bıraktıkları, aslında şehirli üç insanın hayatındaki güncel dertlerini mitleştiren bir koleksiyon dinliyoruz. Solist Clari Freeman-Taylor’ın yumuşak ve nefesli icrasıyla da büyüyen bu mitleri hep biraz daha yakından dinleyip hikâyenin parçalarını birleştirmek istiyorsunuz. Prodüktör koltuğunda Oli Bayston’ın oturduğu projede şarkıların büyümesine ve katmanlaşmasına yer verilmiş ama hiçbir zaman da abartıya kaçılmıyor. mary in the junkyard, enstrümanlarıyla yarattıkları modla şarkılardaki modern dünya mitlerini desteklemekte ilk albüm için çok ustaca bir performans sergiliyor. E.Ö. Orta Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Bangui’de 70’ler ve 80’ler boyunca kasetlere kaydedilen rumba kayıtları uzun yıllar boyunca büyük ölçüde kendi dolaşımı içinde kaldı. Artık elimizde bu müziğin hâlâ ne kadar canlı olduğunu gözler önüne seren bir derleme var. Boddhi Satva küratörlüğünde hazırlanan derleme; Canon Stars, Super Stars ve Ouaka Stars gibi grupların kayıtlarını günümüz prodüktörlerinin remiksleriyle aynı akışta buluşturuyor. İki bölüm arasında büyük bir kopukluk hissedilmemesi dikkate değer. Mevcut groove’ları ve bas frekanslarını genişleten remiksler, onlarca yıl önce kurulmuş bir dans pistinde vuku bulan anları günümüz ses sistemlerinden geçirirken hiçbir tümseğe çarpmıyor. C.K. Skye Kothari’nin tek kişilik projesi acloudyskye, altıncı albümü In a while this will all be gone‘da shoegaze, post-rock, glitch ve emo etkilerini aynı potada eritiyor. Her parçanın yavaş yavaş inşa edildiği albüm, en sakin anlarında bile altında kaynayan bir gerilim taşıyor. Dijital dokular ile duygusal ağırlık arasındaki dengeyi hiç kaybetmeyen, katmanlı prodüksiyonu ve sinematik akışıyla albüm, büyük patlamalardan çok kurduğu bütünlüklü dünyayla etkisini artırıyor. T.Ö. Bir “Kırık Hikaye” ile başlayıp “Bu Yaz Ve Sonra”sına sevinmeler ve üzülmeler, acılar ve mutluluklar, hüzünler ve sevmeler gibi farklı duygu durumlarını aynı patikada, kimi zaman el ele kimi zaman birbirine çarpa değe yürüten Tuğçe Şenoğul’un 12 parçalık koleksiyonu, hisleri kalple yakın temasa getiren ses manzarası, ilişkisellikleri kurcaladığı müthiş vokali ve samimi cümleleriyle sımsıkı bir düşünme imkânı sunuyor. Atlas Yerdeniz ve Atlas Gökdeniz EP’lerinin ardından iki parçayla tamamlanan ATLAS, kendisine, sana, bana, bize ve hissetmekle kurduğumuz kocaman birlikteliğimize emanet. Ş.Ö. Boran Kuzum’un Tuğçe Şenoğul ile ATLAS üzerine yaptığı röportaja buradan ulaşabilirsiniz. Ontario çıkışlı grubu Hollerado ile 2010’larda özellikle Kanada’da büyük başarı yakalayan Nixon Boyd solo kariyerine de kaliteli bir giriş yapıyor. İki küsur dakikayı aşamayan, oldukça sıkı çalınmış, indie folk tadındaki şarkılar derdini laf kalabalığı yapmadan anlatabiliyor. Referans olarak özellikle Real Estate rahatlıkla verilebilir. Güneş altında yolculuk aylarındayız, kendinize bir refakatçi ararsanız Boyd makul bir seçim olabilir. U.Ç. Kelela dinleme deneyimi her zaman köşeleri olmayan, akışında değdiği her şeyi içerisine alarak sahip olduğu hacmi büyüterek var olan ve tek seferde hazmetmesi pek kolay olmayan bir alan gibi hissettiriyor. new avatar koleksiyonu ise ondan alışık olduğumuz R&B oyunlarına psikedelik rock ve shoegaze dokunuşlarını dâhil ederek çekici bir kulüp müziği yaratırken, tüm bunları sahip olduğu karanlığı beslemek için de kullanıyor. Evet, sizi yutuyor ama içerisinde salınmanın da kendine özgü bir huzuru var. Ş.Ö. Caz ve elektronik müziğin buluşma noktasında Norveçli sound sihirbazı Nils Petter Molvær’in rolü hakkında çok fazla şey söylemeye gerek yok. 30 yıllık solo kariyeri bunun net bir kanıtı. Günümüze kadar ortak çalışmalarda da izini hep sürdük. Eivind Aarset, Stian Westerhus, Ulver gibi hemşerileriyle de bolca albüm yaptı. Yeni çalışması eli artırıyor ve her şarkıya ayrı bir ismin katkısıyla oluşuyor. Bunlar arasında Led Zeppelin’den John Paul Jones, Imogen Heap, Alva Noto gibi isimler de var. Koleksiyon, Molvær’in bilindik ambient – electronica ve caz trompeti soundunu yansıtsa da dışarıdan gelen katkılar şarkılara özgünlüklerini kazandırıyor. Özellikle sabah güneşi evinizi doldururken güne sakin ve yüksek ruhlu bir başlangıç yapmak için birebir. Şarkı isimlerinden de anlaşılacağı üzere farklı şehirlerde kaydedilen albümün yanında bir yapım belgeseliyle de geldiğini hatırlatalım. U.Ç. Tracey Nelson’ın ilk uzunçaları Hercules, alt-country ve indie rock arasında dolaşırken acelesi olmayan temposu ve büyük kelimelerden uzak şarkı yazımıyla sıcak bir his bırakıyor. MJ Lenderman ve Colin Miller ortaklığında şekillenen prodüksiyonda ikilinin dokunuşlarını hissetmek de mümkün. Sessiz sedasız ilerleyen, Tracey Nelson’ı tanıdıkça içine çeken dünyasıyla albüm, yaz akşamlarının hafif buruk hüznünü canlandırabilir. T.Ö. Dört yıl önceki Trouble The Water ve Corpus II (2024) miksteybi ardından yolladıkları albümle kafaları güzelce bir silkeleyen üçlünün yıllardır inşa ettiği hardcore, noise ve rap – rock karışımı sound’u daha net ve berrak bir dile taşıyor. Klas Åhlund ve Kenneth Blume’la çalıştıkları Alone Together’da önceki işlerinin bilinçli olarak basık atmosferi yine az çok hissedilse de bu kez öfke içinde kaynadığımız bir his değil; harekete geçmek için bir çağrı görevinde. Slogan işlevli nakaratlar ve yumruğa evrilen ritimler de bu hissi diri tutuyor. Politik bir dayanışma fikrini romantize etmektense gündeliğe indiren, sert üslubuna rağmen iletişim kurabilen bir albüm. Z.N.G. Brooklynli üçlü Trophy Wife, ikinci albümünde ilk albüm Get Ugly’nin gürültülü grunge ve punk damarını korurken bu kez söz yazımında daha da derinleşiyor. Öfkeyle daha yumuşak duyguları bir araya getiren albüm, hem enerjisi hem de duygusal yönüyle karanlık, hüzünlü ve yer yer güç verici. Gürültüyü yalnızca bir patlama ânı olarak değil; kırılganlığı görünür kılan bir araç olarak kullanan Pathetic, Trophy Wife’ın çok övülen canlı performanslarındaki yoğunluğu ve kontrolsüz enerjiyi de stüdyoya taşımış. T.Ö. A ? of WHEN, başlığındaki soruyu müzikal yapısına da taşıyor. Bu şarkılar tam olarak ne zaman başlıyor, nereye varıyor ve arada zaman nasıl bu kadar esneyebiliyor? Panda Bear’in katman katman genişleyen vokalleri ile Sonic Boom’un ışık kırılmalarını andıran prodüksiyonu, pusulaya hararet yaptıracak kıvamda bir yönsüzlük hissini de beraberinde getiriyor. İkilinin 2022 tarihli Reset sonrası bu ikinci ortak albümü Spotify’da karşınıza çıkmayacak; algoritmik bir listenin arasına sızmayacak ve şarkı bitince sizi otomatik olarak başka bir kayda teslim etmeyecek. Fiziksel versiyonları dışında yalnızca Bandcamp ve Domino üzerinden satın alınabilen albümün bu dağıtım tercihi, Panda Bear ve Sonic Boom’un anlık tatmin ve kesintisiz çevrimiçi tüketim üzerine kurduğu eleştirinin bir uzantısı. Müziğin de aynı sabrı istediğini belirtmekte fayda var. C.K. Angela Seo ve Jamie Stewart, David Lynch ve Angelo Badalamenti’nin rızasıyla malum dizinin müziklerini Plays The Music of Twin Peaks’te yorumladıktan 10 yıl sonra yönetmenin ilk uzun metrajından ilhamla birkaç yıl önce yarattıkları konser konseptini albüme dönüştürdü. Lynch’in Eraserhead’in yanı sıra The Elephant Man, Dune ve Blue Velvet’ta da beraber çalıştığı Alan Splet’le yarattıkları besteden esinlendiklerini turnelemeye devam eden ikili, filmin işlediklerine paralel duygular aktarırken, öykünün absürt dünya kurgusuna -ve bunun ardındaki sık