50 ALBÜM: Haziran 2026 Best Of
— Kaynak: Bant Mag
“Ne dinlesek?” diye soranlara, haziran ayından yerli – yabancı karışık 50 albüm.
“Ne dinlesek?” diye soranlara, haziran ayından yerli – yabancı karışık 50 albüm. Sıralama kronolojik.
Önceki uzunçaları Dark Times’da (2024) kendisinden hiç duymadığımız kırılganlıkla kişisel geçmişine dair işlediklerine bu sefer toplumsal bir mercekten yaklaşarak ırkçılık, emperyalizm, otorite ve polis şiddeti gibi olguları doğrudan topa tutuyor Vince Staples. SOPHIE’li Big Fish Theory’den (2017) beri yaptığı pekâlâ en yüksek sesli iş olabilecek Cry Baby süresince yüksek tempolu, özellikle bas gitar odaklı ve pratikte resmen bir rock albümü. Türe özgü başkaldırı ve öfke ile dizelerindeki analitik isyanla ve genel söz sakınmamacılığıyla hizalanan Staples tepki, tiye alma ve melankoli arasında gidip geldiği bir mizaçta. ABD’nin politik yozlaşması ve bu eksende ele aldıkları hâlen ne kadar güncelse, Staples’ın ifade ve üslubuna mahsus nihilizm de hâlâ bir o kadar geçerli. Z.N.G.
2021’de, 85 yaşında aramızdan ayrılan dub ve reggae efsanesi Lee “Scratch” Perry’den hâlâ bir şeyler duymak çok güzel. Kariyerinde kolektif işlere her dem zaman ayırmış; Bill Laswell, Youth, The Orb, Mad Professor gibi isimlerle sağlam ortak albümler yayımlamış müzisyeni son projesinde, bu kez Alman elektronik müzik ustaları Mouse on Mars ile 2019’da Berlin’de Paraverse Studio’da üç günlük bir süreçte kaydettikleri şarkılarla anıyoruz. Ama albümden reggae / elektronik müzik karışımı bir tat beklemeyin. Güçlü üflemelilerin katkılarıyla caz havaları da taşıyan bir krautrock işi bu aslında. Mouse on Mars’ın stüdyo ustalığı, Perry’nin tecrübesiyle birleşince çok güçlü bir albüm çıkmış ortaya. Yılın şu âna kadarki en doyurucu kolektif işlerinden biri. Perry’nin de son çalışmasında bile hâlâ ne kadar yaratıcı bir kafaya sahip olduğuna şahit olmak büyük zevk. U.Ç.
Dürüst olmak gerekirse, “efsanevi elektronik müzik öncüsü + büyük orkestra” formülü kulağa biraz tehlikeli geliyor. Çünkü böyle projeler bazen müzikal bir fikirden çok kariyer kutlamasına dönüşebiliyor. CIANI/ORKEST‘ın güzel tarafı, buna hiç benzememesi. Suzanne Ciani bugün 80 yaşına yaklaşmış durumda ve elektronik müziğin yaşayan tarih kitaplarından biri sayılıyor. Hollandalı maceracı orkestra eşliğinde yapılan bu kayıtlarda da “usta sanatçı kariyerini gözden geçiriyor” hissinden ziyade yıllardır aynı soruyla uğraşan birinin yeni bir cevap arayışı belirginleşiyor. Orkestranın kompozisyonlara yerleştirdiği fikirler birbirinden rol çalmıyor. Bazı bölümlerde hâlâ seslerin ne yapabileceğini keşfetmeye çalışan genç bir besteci duyuyorsun. Ve albümü özel yapan şey de bu. C.K.
Malili müzisyen ve aktivist Fatoumata Diawara, yeni koleksiyonunda oldukça kişisel bir yerden gelip toplumsala değen meseleleri, Afropop ve folk tınılarıyla harmanladığı bir manzara çiziyor. Ataerkil gelenek içerisinde kadın olma deneyimlerini, kesişimsel şekilde ele alarak eleştiri çemberini adaletsizliklere doğru genişleten Diawara, sakin sayılabilecek vokal üslubuyla, rahatsız edici bu konuları, ilk olarak içe ve kendi köklerine dönüp bulduktan sonra sana, bana, bize ulaştırıyor. Ş.Ö.
Altı yıllık aranın ardından yayımlanan Seahaven, grubun bugüne kadar yaptığı her şeyden izler taşıyan bir geri dönüş albümü. Halo of Hurt ‘ün deneysel yönlerinden bir miktar uzaklaşsa da Seahaven’ın yıllar içinde şekillendirdiği melankolik sesin en saf hâlini sunuyor. Gösterişe kaçmadan ilerleyen albüm, Seahaven’ın hâlâ en iyi yaptığı şeyi yapıyor; yani içten, duygusal ve köklerinden kopmayan bir emo anlatısı kuruyor. Grammy ödüllü prodüktör Will Yip’in dokunuşlarıyla şekillenen albüm, grubun önceki işlerine göre daha olgun, daha kendinden emin ve daha derli toplu. P.Y.
Son bir yılda farklı iş birlikleri ve yeni projeler aracılığıyla peş peşe albüm ve EP’ler yayımlayan John Dwyer, her zamanki yoğun üretim temposunu sürdürdü. Esas grubunun tam 30. çalarında ise Dwyer ekiple bayadır yapmadıklarını söylediği bir şeyi döküyor uygulamaya: Birlikte aldıkları bir ton doğaçlama kaydı evine götürüp, aradan beğendiği desenleri seçip, bunları temize çekip Stu Stu Studio’ya götürüyor ve albüm kaydediliyor. Dwyer vokalleri serdikten sonra Face Stabber’dan (2019) beri ilk kez saflara geri dönen Brigid Dawson ve grubun vazgeçilmez Tom Dolas ise albümün rötuşlarını yapıyor. Kısalı uzunlu beş parçasıyla renkli ve oyunlu bir jamler bütünü olan OFF COURSE, grubun kelimenin tam anlamıyla “yolun dışına” çıkıp fabrika ayarlarına geri dönerek enerjiyi rahat, groove’uysa en sarmallı anlarında bile sımsıkı tuttuğu bir albüm. Z.N.G.
Aslında hiçbir şeyin ters gitmediği, gündelik hayatın kendi rutini içerisinde akıp geçtiği zamanlarda, yavaştan gün batarken dünya yavaşlar ve bir yerden salına salına hüzünler dolanır. Böyle duygusal derinliklere doğru aniden adım atarken bulursunuz kendinizi. Los Angeles merkezli, Suriye doğumlu müzisyen Bedouine’nin bir çeşit kişisel mektup olabilecek yeni koleksiyonu da bu duyguya bugünden uzaklaşarak, zarif folk sesleriyle bakıyor. Neon Summer Skin; çocukluk, göç, aile gibi konuları cömertçe aktarırken tüm enstrümanlar da ona düşünceli ve hafifçe eşlik ediyor. Siz de öyle. Ş.Ö.
New York’ta saksafoncu olarak ünlenen Zoh Amba, çıkış albümünde Tennessee kökenlerine ve öğrendiği ilk enstrüman olan gitara geri dönüyor. Reddedilemez bir folk enerjisiyle hayat bulan koleksiyon, müzisyenin beste ve söz yazarlığındaki ustalığını gün yüzüne çıkarıyor. Amba’nın bir janrı üstesinden ustaca gelirken müziğinin kişiselliğini ve haylazlığını da elden bırakmıyor. Eyes Full tematik olarak görme ve görülme konularına eğiliyor. Şarkılar, özellikle işçi sınıfı gibi marjinalize edilmiş ve dolayısıyla büyük kitleler tarafından görülmeyen veya göz ardı edilen bir kesimi merceğe alıyor. Zoh Amba, bu albümle birilerini görme ve kafamızı çevirmeme, bir yabancıyla karşılaşıp gözlerimizi kaçırmamaya davet ediyor bizi. E.Ö.
Palmiyeler’in yeni albümü, yine bir sıcak hava dalgasıyla birlikte geldi. Grubun altıncı albümü VI, Mertcan Mertbilek’in söz yazımı ile basit duyguların içindeki anlamı ve ağırlaşan duyguların ne kadar anlamsız olabileceğini dinleyicinin içinde yeniden yoklayan bir yapıya sahip. 36 dakikaya yayılan 10 şarkı boyunca albüm, Palmiyeler’in alışıldık salaş estetiğini bu kez daha rafine bir yerden yeniden kuruyor; kapanışta ise saksafon melodileriyle örülü lo-fi enstrümantal “Palmiyeler VI”, grubun külliyatına bir yenilik ekliyor. Yaz akşamlarının hüznünü ve eğlencesini aynı anda çağıran albümün prodüksiyon tarafında ise Mertcan Mertbilek ile Luca Fritz birlikte yer almakta.
Slippers, ikinci albümünde Madeline Babuka Black’in elinin değmediği neredeyse hiçbir şey bırakmıyor. Daha önce Yucky Duster ve Le Pain gibi gruplarda davul çalan BB, bu projede görsel tasarımdan enstrümanların hepsini (“Wasted Tonight” hariç) tek başına üstlenmiş. Animasyon alanında yüksek lisans yaptığı dönemde şekillenmeye başlayan albüm, daha ilk bakışta -tıpkı kapağındaki renkli karalamalar gibi- pastel boyalarla çizilmiş bir çocuk resmini anımsatıyor. Jangle pop, twee ve power pop arasında gezinen 11 kısa şarkı; güneşli melodilerin altına ayrılıkları, kararsızlıkları ve gündelik hayatın küçük kayboluşlarını yerleştirirken mutlu gitar melodileri ve ilk dinleyişte zihne kazınan nakaratlara sahip. Slippers 08, her biri farklı aromalara sahip küçük sürpriz şekerlemelerden oluşan bir koleksiyon gibi. Albümü dinledikten sonra ise Madeline BB’nin zengin yaratıcı dünyasına düşmemek imkânsız. T.Ö.
Yedinci Widowspeak albümü gösteriş ve şaşadan uzakta; grubun artık kendini kanıtlama gibi bir derdi olmadığı aşikâr. Bu yalın tutumun bir sonucu olarak da uzunçalar oldukça içe dönük, dürüst ve nüanslı. İkilinin aşk ve sevgi üzerine uzun uzun kafa yorduğu Roses’da (Güller) aşkın büyük jestlerdense küçük aksiyonlarda, alışılmış rutinlerde ve mükemmeliyetten uzakta bir yerde var olduğuna varıyoruz. Genel hatlarıyla albüm en içten ve kırılgan duygularımızın günlük hayata hangi şekilde ve hareketlerde yansıdığı, bu duyguların yer yer çok kafa karıştırıcı ve zorlayıcı da olabileceklerine dair bir gözlem defteri