33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali'nde İzleyici Ödülü'nü Kazanan "Canavar"ın Yönetmeni Tunç Şahin ve Ekibiyle ile Özel Röportaj

— Kaynak: Beyazperde

Tunç Şahin'in aynı isimli oyunundan uyarlanan ve Adana İzleyici Ödülü'nü kazanan "Canavar"; bir ailenin sır gibi saklanan hikayesine derinlikli bir bakış sunuyor

Tunç Şahin'in aynı isimli oyunundan uyarlanan ve Adana İzleyici Ödülü'nü kazanan "Canavar"; bir ailenin sır gibi saklanan hikayesine derinlikli bir bakış sunuyor Tiyatro sahnesinde yakaladığı benzersiz dokuyu ve seyirciyle kurduğu güçlü bağı beyaz perdeye taşıyan Tunç Şahin, aynı isimli tiyatro oyunundan sinemaya uyarladığı "Canavar" filmiyle 33. Adana Altın Koza Film Festivali'nde sinemaseverlerin karşısına çıktı. Festival kapsamındaki gösteriminin ardından salondaki izleyicilerin yoğun ilgisiyle karşılaşan ve halk oylaması sonucunda prestijli "Adana İzleyici Ödülü"ne layık görülen yapım; kutsal sayılan aile kurumunu, geçmişin gölgesinde kalan travmaları ve istismara karşı sessiz kalma temasını masaya yatırıyor. Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Hakan Emre Ünal; aynı istismarın kurbanı olan üç kuzenin bir yemek masasında anlatılan hikayesinin başrollerinde. Karakterlerin birbirini suçladığı, anlatamadığı ve yüzleşmekten korktuğu bu tekinsiz hikaye; rejisi, oyunculuk performansları ve ince kurgulanmış diliyle izleyiciyi filmin dördüncü oyuncusu gibi masanın kenarına oturtmayı başarıyor. Tunç Şahin ve değerli oyuncu kadrosuyla festival atmosferinde gerçekleştirdiğimiz bu derin söyleşide; ailenin dokunulmazlığını, tiyatrodan sinemaya adaptasyonu ve "Canavar"ın hayatlarımızda bıraktığı izleri konuştuk. Adana Altın Koza Film Festivali'nde çok güzel bir film izledik. İzleyicinin ne kadar beğendiğini salonda kendim görme imkanı buldum. Siz de soru-cevap kısmında gördünüz. İlk başta yönetmene sorayım. Bu filmi nasıl anlatırsınız? Hikayeyi yazarken nereden yola çıktınız? Tunç Şahin: Bir hikaye yazmanın aslında bir sürü farklı anı var. Gözümün önünde ilk canlanan; birbirini suçlayan ama aslında aynı suçun kurbanları olan üç kuzen gibi bir noktaydı yazmaya ilk başladığımda. Onlarla ilgili bir hikaye yapmak istiyorum dediğim bir zamandı. Sonra katmanlar ekleniyor. Sanırım kişisel bir dert üzerinden başka ölçeklerde de açıklanabilecek bir şey... Yani aile kurumunun kutsallığı yüzünden, o kutsallık karşısında hayatları hiç edilen insanların hikayesi. Aslında ölçek değiştirip başka kurumlar içinde de hayatları altüst olan insanları anlatmak mümkün. Oralardan bir yerlerden sanırım; bu ülkede yaşamanın, bu hikayeleri her yerden duymuş olmanın, bu hikayelerin bir versiyonu değilse de bahsettiğim ölçekler yüzünden başka versiyonlarını biliyor olmanın verdiği bir anlatma isteği herhalde beni bunu yazmaya itti. Genelde aile kurumuyla bir derdi olan insanlar aileyi daha fazla irdelemeye eğilimli oluyorlar. Mesela inanıyor musunuz, aile konsepti gerçekten koruyucu, kollayıcı bir konsept mi? Aileye ihtiyacımız var mı, yoksa aileyle bir derdimiz olduğu için mi bu hikayeyi anlatmak istiyorsunuz? Tunç Şahin: Derdimin olması aslında o kurumun varlığıyla ya da yokluğuyla ilgili bir şey değil, sağlıklı çalışmasıyla ilgili. Eğitimle de ilgili bir derdim var benim, adaletle de ilgili bir derdim var. Bunlar bu kavramların gereksiz olduğunu göstermiyor. Ailenin kültürel olarak hayatlarımızda çok önemli bir yeri var. Yani ben aile olmaktan, ailesinden keyif alan, kendi ailemi sevdiğim bir ortamda büyüdüm. Ama bu sevgi saygının altında, dikkatli incelenmediğinde bir takım çıkar gruplarına hizmet eden, gücü koruyan ve ona atfedilen kutsiyet yüzünden bireylerin zarar gördüğü bir şeye dönüşebiliyor. Her kavram böyle. O kavram insan için mi, insana yarayan bir kavram mı? Yoksa bir yerden sonra biz onun yaşaması için mi uğraşıyoruz? Bireylerin aile kurumunu ayakta tutmak gibi bir görevi yok. Ailenin bireyleri için büyüme, var olma ve dayanışma görevi var mı? Evet, muhakkak. Canavar aslında tiyatro oyunundan sinemaya uyarlanmış bir eser. Oyun versiyonunu da siz yazdınız. Ve artık vedalaşıyorsunuz. Bu hikayeyle vedalaşmak zor mu geliyor? Neden tiyatro kurgusuna sahip bir film seyrediyoruz? Tunç Şahin: Olabilir. Ben çok kolay vedalaşabilen bir insan olmayabilirim. Ben tiyatronun her şeyini çok sevdim. Bir noktada bitiyor olması üzücü geliyor gerçekten. Genco Erkal'la çalışmıştım, onun bir kitabı var. İsmen bildiğim, hepimizin bildiği bir takım insanlarla ilgili yan hikayeler anlatıyor. O oyunları görmenin, bilmenin günümüzde bir yolu yok. Halbuki hiç değmesem bile o mirasın bir yerinden ben de etkileniyorum, büyüyorum. O insanlarla oyun yapıyorum. Onun yok oluyor olması, yani gidiyor olması... Tiyatronun güzelliği bir yandan ama benim sinemacı tarafım ona katlanamamış olabilir. Bu hikayeyi başka bir şekilde tutmanın yolunu da aramış olabilirim. Filmin motivasyonel bir nedeni de bu olabilir; benim vedalaşamamam. Oyuncular için de öyle herhalde... Karakterleriniz çok derin karakterler. Hikaye içinde çok fazla yaşanmışlıkları var, hepsinin geçmişten getirdikleri yükleri var. Vedalaşmak zor oluyor mu? Yoksa artık sinema izleyicisiyle buluşuyoruz diye farklı bir heyecan mı yaşıyorsunuz bu projeyle ilgili? Tülin Özen: Tiyatro versiyonu ve filmin arasında benim için fark var. Sonuçta tiyatrodaki bir şeyi sahiplenmek ve sinemadakini sahiplenmek arasında bir farklılık oluyor. Çünkü tiyatroda o gün senin nasıl bir his içinde olduğun, o gün arkadaşlarınla ilişkinin ne olduğu, o gün onları ne kadar özlediğin ya da üst üste oynadığında nasıl rahatladığın; bütün bunların hepsinin çok etkisi oluyor oyun oynarken. Bir sürü yeni an canlanıyor. Bir sürü eski anı artık yapamayacak hale gelebiliyorsun falan gibi bir sürü teknik şeyleri var. Yani sinema versiyonu benim için Tunç'un dediği gibi devam eden bir şey olacak. İkincisi, benim bir sürü insanın izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir oyundu ve buna vesile olacağını düşünüyorum. Buna vesile olmasını gönülden diliyorum bu yaptığımız işin... Çünkü tiyatroda ulaşabileceğin insan sayısı belli aslında. Hem imkanlar da belli hem de o gün o sırada bilet alamayacak, gelemeyecek ya da izleyemeyecek insanlar var. Şimdi belki öteki türlü bir şansı olur. Çünkü bence Canavar izlenesi bir hikaye. Hem bize ait hem dünyaya ait. Hem de bir sürü insanın kendinden çok şey bulacağı bir hikaye. Gülçin Kültür Şahin: Tiyatro, Tülin'in dediği gibi çok organik bir şey. Orada çok fazla bileşen var sahnede. Öncesinde de sonrasında da. Zaten oyun bittiğinde —bu oyun geçtiğimiz sene bitti— biz oyunla bir tur vedalaştık yani. Ben şu an sinema versiyonunda yeni bir şeyle tanışıyor gibi hissediyorum. Şu anda bu hissin içindeyim aslında. Gülçin Kültür Şahin: Yok, hiçbir şey değişmedi. Ama gerçekten ikisi benim için çok keskin çizgilerle ayrılıyor. Oynadığım şey değişmemesine rağmen diyorum bunu. Tiyatrodaki meseleyle sinemadaki mesele ayrı. Mesela burada sıfırdan yeni bir şey izliyorum hissiyle doluyum. Ve bu bana çok heyecan verici geliyor. Ama aynı zamanda şunu da taşıyorum: Biz oyunumuzu çok seviyorduk zaten. Yani bu oyunun bu kadar iyi çekilmiş ve güzel bir halinin daha çok insanla buluşuyor olması fikri beni inanılmaz heyecanlandırıyor şu anda. Bunu biz çoğunlukla İstanbul'da sahneledik. Şimdi başka yerlerde başka insanlarla buluşturma fikri çok heyecanlı. Hakan Emre Ünal: Aslında ben de tam Gülçin gibi söyleyecektim. Hem bir vedalaşma hem bir karşılaşma gibi. Sonuçta şöyle bir şey oluyor: İlk defa sahneye çıktığımızda, tiyatroda bu oyunun provasını yaparken korkunç hissetmiştim mesela. Şey gibi; "Allah'ım, nasıl anlayacağız bu karakterleri?" İlk sahneye çıktığımız andan baktığımda —benim açımdan öyleydi— o da bir karşılaşma anıydı. Şu an filmi izlerken de öyle hissettim. Korkunç hissettim yani. Bu karşılaşma anının şoku korkunç. Çünkü bu oyunu 80 defadan fazla oynadık. Ve her defasında kendi gözümden, kendi bedenimi hazırlayarak, seyirciyle de deneyimleyerek bir oyun üretiyoruz. Burada aslında unuttuğum —yaklaşık bir yıl olmuştu belki oyunu oynamayı bırakalı— bir şeyi tekrar yaşadım. O dekoru görünce, sanki onlar orada oynuyormuş gibi hissettim ama giren ben değildim. Bu hikaye zaten aslında çalışılmış, oynanmış bir şey. Giren kişiyi izliyorum; "O ben miyim, değil miyim?" Bu bir karşılaşma ve bence bunu birazcık o tiyatro ekibinin süreci gibi normalleştirmem gerekiyor